16 Mayıs 2020

Adalet


Adalet

 

Hukuk fakültesinde bir profesör unvanına sahip bir hoca derse girer ve bir öğrenciye adını sorar.

Öğrenci, ‘‘Ali” diye yanıt verir. Hoca bir anda: ‘‘Defol bu sınıftan, bir daha asla dersime gelme” diye hiddetle çıkışır.

Bütün öğrenciler şaşkınlık içindedir. Neye uğradığı şaşıran Ali de sınıfı terk eder. Herkes ne olduğunu anlamak için beklemektedir ancak kimseden tek bir ses çıkmaz.

Hoca sınıftaki sessizlikle beraber ileri geri yavaş yavaş dolaşmaya başlar. Bütün öğrencileri şöyle biraz süzdükten sonra, tabi bu arada herkes hocayla göz temasından kaçınıyor, dersi anlatmaya başlar.

Hoca:

-  ‘‘Kanunlar ne için vardır?” diye sorar ve ders başlar.

Öğrencilerden birçok yanıt gelir. Bir öğrenci “düzeni korumak için,” diğeri “toplumda yaşayan bireylerin hak ve hürriyetini sağlamak için,” öbürü “yaşam haklarını idame ettirmek için” bir başkası “devlete güveni temin etmek için” veya “o devletin saygın bir vatandaşı olduğunu göstermek için,” bir diğeri ise “her yerde hakkını yasalar çerçevesinde arayacağını bilmek ve devletin vatandaşına haklarını nasıl arayacağını göstermek için” der.

Hoca başka diye tekrar sorunca, bir öğrenci de:

-  Adalet için, diye yanıt vermiş.

Bu yanıtı verene hoca parmağı ile işaret ederek, işte aradığım yanıt bu dercesine:

-  Peki, az önce arkadaşınıza adaletsiz davrandım mı?

Herkes aynı yanıtı verir:

-  Evet hocam.

Hoca sınıfın kapısını açarak dışarıdaki öğrencisini içeri alır ve teşekkür edip yerine geçebileceğini söyler. Herkes bunun önceden planlanmış bir senaryo olduğunu anlar. Fakat hoca son sözlerini söylememiştir henüz:

-  Peki, hepiniz şahit olmanıza rağmen neden tepki göstermediniz, bir açıklama istemediniz ya da arkadaşınızın hakkını savunmadınız?

Sınıfta derin bir sessizlik.

Hoca sözlerini şu sözlerle bitirir:

- Bakın sevgili arkadaşlar, bu olaydan hepinizin çıkarması gereken bir öğüt var. Bunu size yüz saat sınıfta ders versem anlatamazdım

- Asla bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetinde olmayın. O yılan bir gün mutlaka sizi de sokacaktır. Adaletsizliğe şahit olup göz yuman insanlar haysiyet ve onurlarını kaybetmeye mahkûmdurlar. Bir şahsa karşı yapılan haksızlık, herkese karşı yapılmış bir tehdit demektir.

 

İyi ki, parlamentolar amfilere ve adaleti arayan Ali’nin arkadaşlarına benzemiyor. Yoksa benziyor mu dersiniz? Bazılarınız bu duruma istisnai bir durumdur diyebilir. Lipset, “İstisnailik kurumların devamlılığının yanı sıra tarihsel ve kültürel güçlerin eşsizliğini vurgulayan bir teoridir” der.

Günümüzde tüm siyasi parti kolektivistlerinin kendi güç ve yeniden dağıtım arzularını desteklemek için adaletin dilini kullanmaya çalışmaları anlaşılabilir. Ama hukuk, adalet ve özgürlük gibi kavramları tanımlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Toplumsal adalet talepleri, gerçek adalete ve özgür topluma yönelik ciddî birer tehdittir bu tür gelişmeleri kabullenmek yerine sert bir şekilde karşı koymak gerekir. Bana göre adalete olan bağlılık, sosyal adalet düşüncesini kabul etmememizi gerektirir.

Hepimiz, “mahkeme ne derse hukuk odur” sözünü duymuşuz.

Peki, mahkemenin aldığı kararla adalet uygulanmıştır diyebilir miyiz?

Çünkü mahkemelerin hukukun ne olduğunu belirleme konusunda, daima haklı oldukları, kararlarının içtihat niteliği taşıdığını, yani mahkeme anayasayı belli bir biçimde yorumladıysa bunun gelecekte de zorunlu olarak geçerli yorum olacağı anlamına da gelebilir.

Ya da mahkeme kararlarını en azından pratik nedenlerle tanımamıza rağmen, mahkemelerin tek tek olaylarla ilgili yanılabilecekleri yolundaki düşüncelerimizi saklı tutmamız gerektiği anlamına da gelebilir.

Genel anlamda incelersek unvanları kulağa benzer gelse de “kanun devleti” ve “hukuk devleti” de birbirinden çok farklıdır

Kanun devleti, kanunlar çerçevesinde hareket eden devlet demektir. Yani çoğunluğun iktidardaki oluşturduğu kanunlarla aracılığıyla her yöntemin meşru kılınabileceği bir sistemdir. İşte tam bu çizgide hukuk devletinden ayrılır. Hukuk kelimesinin ne olduğunu kavradığımız zaman bu ayrımı da kolaylıkla anlamlandırabiliriz. Hukuk devleti olabilmenin yolu hak ve hukuku gözetmekten geçiyor, devletlerin çoğunlukçu değil, çoğulcu hareket etmesi gerekir. Hukuk ve kanun devleti arasındaki bir diğer belirgin fark ise, kanun devleti yapılan kanunlar çerçevesinde hareket ederken; hukuk devleti ise, hak ve hukuk ve evrensel insan hakları değerleri çerçevesinde hareket etmektedir.

Hukuk devleti, hukuku her zaman uygulayan genel ve özel kanunlarla anayasanın tanıdığı hak ve özgürlükleri mümkün mertebede hukukun tanımına uygun olarak bireyler arasında uygularken; kanun devleti ise erkin yarattığı ve düzenlediği çerçevede yaşama hakkı veren devlettir. Hukuk devletinde birey hak sahibi olurken, kanun devletinde hak bireye tanınan ya da bahşedilen bir menfaat olabilmektedir.

Örneğin bugün Kim Jong’un Kuzey Kore’sinde de olduğu gibi, geçmişte Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Franko İspanyasının da adalet sarayları, mahkemeleri, yargıçları ve kanunları vardı. Şöyle ki mahkemelerin temel işlevi kanunların gereğini yerine getirmektir. Ama kanunların hukuki olup olmadığı temel insan hakları normlarıyla örtüşüp örtüşmediği hususları ise hukuk devleti olup olmamakla ilgilidir.

Antikçağ filozofları, adaletin, iyi bir toplumun temelini oluşturduğuna inandıklarını bize aktarmakla çok haklılarmış.

Adaleti tartışma yaratmayacak ölçüde soyut, kullanılacak kadar da somut bir kavram olarak belirtmek, yani hukuk, adalet ve özgürlük gibi kavramları tanımlamak zordur,

Hâlbuki insan hakları, yasama için temel normlar olmalıdır. “Hukuku” ve “hukuk devletini” değerli kılan, “adalet” ve bu ana fikirlerle düzenlenen insan haklarıdır.

Kabullendirilmiş adaletsizlikleri onaylamaya yarayan adalet yerine William Watson’ın dediği gibi, “Bırakın Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.”

 


13 Mayıs 2020

Ülke ve Özgürlük



Ülke ve Özgürlük


 

Geçen gece, Jim Allen'in yazdığı, İngiliz yönetmen Ken Loach'un 1995 yapımı Ülke ve Özgürlük filmi beğenerek iki defa seyrettim. İsterseniz sizde aşağıda yazdığım adreslerden izleyebilirsiniz.
https://tafdi.org/izle/altyazili/1960-land-and-freedom
https://vimeo.com/10640760       
Filmin Konusu, 1936-39 yıllarındaki yaşanan İspanya’da İç Savaş’ında, Cumhuriyetçilerin cephesinde, solcuların kendi aralarında ve köylülerle aralarında yaşananları anlatmaktadır.
O dönemde, faşistlere karşı savaşmak üzere dünyanın birçok ülkesinden İspanya’ya gelen anti-faşistler, milislerde görev alır. Filmde, İngiltere’den İspanya’ya gelerek anti-faşistlerle savaşan işsiz David’in, milislerin içinde yaşadıkları İspanya İç Savaş’ının tarihsel boyutu ile birlikte aktarılmış. Ayrıca kendi içlerinde bölünmüş Cumhuriyetçilerin, Milliyetçilere karşı zayıf yönünü ortaya koymaktadır.
Filmin başında gösterilen iç savaşla ilgili belgesel görüntüleri ve Bavul’un içinden çıkan, gazete kupürleri yazılar da o dönemin tarihini yansıtıyor. Gazetelerde şunlar yazılıdır.
“Herkes Ayağa! İspanya Cumhuriyetini Savunun.”
“İspanyol Birlikleri Fas’ta Ayaklandı.”
“Franko Malagada’yı Ele Geçirdi. Madrid’de Pek Çok Ölü Var.”
“Madrid Ağır Bombardımana Maruz Kaldı Bombalar Şehrin Kalbini Harap Etti. Nazi Uçakları Caddelerde Sivillere Ateş Ediyor.”
“Alman Kartalları Guernica'yı Bombaladı.”
“İspanyol Troçkistleri Franko'yla Entrika İçinde.”

İç savaşa yönelik önemli sayılabilecek bazı bilgiler de gazete haberi olarak verilmiş, böylece anlatılan filmin hikâyesi, tarihi yeniden kurgulayarak gerçekçi bir biçimde yansıtılmıştır.
Filimde, Toprak sahibi Pepe ise Lawrence’ın söylemiş olduğu sloganlarını dış dünyaya karşı hafifletmeleri ve toprak sahiplerinin köylülerin yanlarında olmaları için toprakları kolektifleştirmemeleri gerektiği konusunda hem fikir olur. Toprağın kolektifleştirilmesi konusunda yapılan oylamada hayır oyunu kullanır.
Milis Lawrence, İç savaşta halkın, sadece Franco ile değil Mussolini ve Hitler ile de savaştığı söyler. Rusya ve Meksika dışındaki ülkelerin İspanya’daki sol direnişine sırtını döndüğü anlatır. (Benim, İspanya İç Savaşı hakkındaki bilgilerime göre Rusya’nın yardımdan çok zararı olmuştur.) Milisteki diğer arkadaşları devrimin hemen yapılması gerektiğini savunur. Topraklar kolektifleştirildiğinde Almanya ve İtalya’da yaşayan halkın da onları örnek alacağı söylenir.
İç savaş döneminde cephelerde baş gösteren erzak ve silah temini gibi yaşamak için temel ihtiyaca yönelik sıkıntılar, özellikle toprakların kolektifleştirilmesinin tartışıldığı sahnede vurgulanmaktadır.
O dönemde köylüler durumlarını düzeltmek için zenginlerin topraklarını zor kullanarak ele koyulur. Toprağın kolektifleştirilmesi sahnesi, hem İspanya iç savaşının mevcut koşullarına değindiğinden, hem de dünyada iç savaşın yankısının nasıl karşılandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu sahnede savaşın içinde olan köylüler, toprak sahipleri ve direnişi gerçekleştiren sol cephesinin bir arada olmasıyla, iç savaşa, sol cephesinden bakarak kendi içinde yaşamış oldukları ayrılıkları görmek mümkündür.
Filimde bu bağlamda toplantıyı temsil eden üç gruptan köylüleri Teresa, toprak sahiplerini Pepe ve milis Lawrence yapmış olduğu söylemlere konu olan kolektifleştirme de Don Julian’ın topraklarının kamulaştırılıp yeniden dağıtılması.
Milis “Bu köyün ötesini düşünmenizi istiyorum tamam mı? Daha büyük bir resme bakın. Tamam, İspanyol halkının kendi başına Franko’yu alaşağı edeceğinden şüphem yok. Ama sizler sadece Franko’yla savaşmıyorsunuz. Artık karşınızda Mussolini ve Hitler’de var.” Diğer Milis “Ben Almanya’dan geldim. Bizler devrim istiyorduk ve ne oldu? Avrupa’daki en güçlü harekettik. En örgütlü işçi hareketi. Sendikalarda örgütlü altı milyon kişiydik ve ne oldu? Hitler, Sosyalistler ve komünistler bizlere devrimimizi sonra yapmamızı söylerdiler. Ama ben derim ki, devrimi şimdi yapalım.” Tartışmalarındaki sahnelerle faşizme karşı mücadele edenlerin tartışmadan öteye gidemeyip fikir birliklerin olmadığını göstermeye çalışılmış.
Ayrıca, İspanya iç savaşında toprak sahiplerinin, topraklarının kolektifleştirilmesini istemedikleri için Franko’nun yanında yer aldığı açıklanmıştır. Franko’yu destekleyen diğer bir kesimin ise din adamları olduğu da belirtilmiştir. Filminde, kilisenin Franko’nun yanında olduğu tarihsel gerçekliği, David ve bağlı olduğu milisin faşistlerin elinde olan kasabayı kurtarmaya çalışırken, hem halktan hem de milisten insanları kaybetmesiyle aktarılmaktadır. Ayrıca devrimcilerin papaz yüzünden ölmesi ve papazın devrime ihanet etmesiyle gösterilmektedir. Papaz öldürüldükten sonra kiliseden çıkarılan eşyaların halk tarafından yakılması da o dönemde köylülerin ve işçi sınıfının devrimin yanında olduklarının göstergesidir.

Filmde, Faşistlerin cephesinde neler olduğunu göstermemektedir. İç savaş tarihinin sol cephesine odaklanmaktadır. Ayrıca sol cephede iç savaşla yaşanan gelişmeleri aktarırken, sağ cephede ve dünyada iç savaşın nasıl geliştiğini; David’in sevgilisi Kit’e yazdığı mektuplarla, gazete manşetleriyle ve sol cephesinde yapılan diyaloglarla yansıtmaktadır.
David’in yazmış olduğu mektuplarla, sol cephesinde, Rusya’nın solu desteklediğine ve sola yardım edebileceklerine dair bir beklentinin oluştuğu aktarılmıştır. Ayrıca, savaşı faşistlerin kazanacağına dair ilk sinyaller de mektupta verilmektedir. David’in Kit’e yazmış olduğu mektuplar, İspanya iç savaşı tarihinin yeniden kurgulanarak aktarıldığı bir kaynak gibi düşünülebilir. Bu durumun gerçekmiş gibi yansıtılmasının sebebi olarak, David’in savaş dönemindeki fotoğrafları ile o dönemde biriktirmiş olduğu, iç savaşla ilgili gazete sayfaları örnek verilebilir.
Filmde Katalanca, İspanyolca ve İngilizce olmak üzere üç dil konuşulması İç savaşın sadece İspanya’yı değil aynı zamanda tüm dünyayı da ilgilendirdiğinin bir göstergesidir. Ayrıca tarihsel gerçeklikten yola çıkarak, solun bir bütün olarak hareket etmesinden, solun içindeki ayrılıklara doğru geçiş diyaloglarla desteklenmektedir. Böylece savaşın başarılı olamamasının sebebinin, sol görüşlülerin kendi içinde yaşadığı ayrılıklar olduğu özellikle vurgulanmaktadır.
Filmde Solcuların toplantısında, Seminer konuşmacısı, POUM üyesi Vidal, David, Blanca, arasında geçen diyaloglarla solun birbirinden ayrılan düşünceleri de net bir şekilde ifade edilmektedir. Solun kendi içinde yaşadığı ayrılıkları açıkça ortaya koyan bir diğer olay da bu esnada gerçekleşmektedir. Köylüler tarafından toprakların kolektifleştirilmesinin tartışılması, milisin Yeni Halk Ordusu’na katılıp katılmayacağının belirlenmesi, POUM’un yasadışı ilan edilerek partililerden bazılarına tutuklama emirlerinin çıkarılması gibi olaylar ve bu olaylarda yer alan diyaloglar aktarılarak solun kendi içinde hangi görüşlerle ayrıldığını açıklamaktadır. Toprağın kolektifleştirilmesi ile ilgili olarak köylüler olumlu düşünürken toprak sahiplerinin bu duruma sıcak bakmaması, iç savaş tarihinde de savaşın çıkmasına sebep olan önemli bir sorun olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle büyük toprak sahiplerinin Franko’nun yanında yer aldığı belirtilmiştir. İspanya iç savaşı tarihine paralel olarak Franko’ya diğer bir destek de kiliseden gelmektedir. Filmde bu durum papazın Coogan’ı öldürmesi ve devrimci gençlerin yerini sağcılara söylemesiyle aktarılmıştır.
Filminde, İspanyol iç savaşının sol ve sağ cephesini iyi ya da kötüler olarak nitelendirmeden, sol cephede olup bitenlere odaklandığını söylemek mümkündür. Yönetmen, sol cepheyi gerek kendi içindeki görüş ayrılıkları, gerekse milisteki karakterlerin kendi içinde yaşadıkları politik ayrılıklar ve sorgulamalarla tarihsel çizgiden sapmadan ele alarak, var olan tarihi aktarmak için İspanya İç Savaşı yeniden kurguladığı söylenebilir.
Evden çıkmadığımız bugünlerde filmi seyretmenizi tavsiye ederim.
Faşizm 20. yüzyılın başlıca politik buluşu ve Bugüne kadar çekilen acıların çoğunun kaynağıdır.
Modern Batı politik kültürünün diğer temel akımlarının tümü muhafazakârlık, liberalizm, sosyalizm 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. Yüzyılın ortalarında olgunluklarına ulaşmışken Faşizm 1890’larda bile yoktu.
Engels, 1895’te Karl Marx’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” kitabının yeni baskısı için bir önsöz yazdığı sırada, daha geniş kitlelere tanınacak oy hakkının kaçınılmaz olarak sola doğru bir oy akışına sebep olacağına inanmıştı. O yıllarda Hem zaman hem de sayılar sosyalistlerin tarafındaydı.
Kitaba yazdığı önsözde Engels’e göre. “Bu şekilde devam ederse (sosyalistlerin oyundaki artış,) bu yüzyılın (19. Yüzyıl) sonunda biz (sosyalistler) toplumun orta katmanlarının çoğunu, küçük burjuvaları ve çiftçileri tarafımıza çekmiş ve ülkedeki en belirleyici güç hâline gelmiş olacağız...” “...Biz (sosyalistler) bu meşruiyet sayesinde kazandığımız güçlü kaslar ve pembe yanaklarla ebedi hayata benziyoruz. Muhafazakârların bu meşruiyeti kendi elleriyle delip geçmek dışında yapabilecekleri bir şey yok…”
Engels, Solun düşmanlarının engelleyici bir saldırıya geçeceğini bu şekilde tahmin etmiş olsa da 1895’te bunun yani Faşizmin kitlesel bir onay alacağını hayal bile edemezdi.

08 Mayıs 2020

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…


Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

 Koronavirüs sonrası dünyanın, demokrasi ve insan hakları açısından bugünden daha ileride olacağını söyleyebilir miyiz, söyleyemeyiz.
Neden mi?
Dünyanın karşı karşıya olduğu koronavirüs krizi, tüm hızıyla sürerken, birçok ülkede daha şimdiden, modern toplumsal yapının doğasına aykırı olarak “toplumların yapısal kötülüğü” yükselmeye ve “toplumların yapısal erdemleri” ve insan hakları uygulamaları gerilemeye başlamıştır.
Koronavirüs sonrası ülkelerin yönetimlerinde oluşacak ve toplumun önemli bir kesimi tarafından önceden kestirilemeyen kimi iyi ve kötü yönelimler, çağdaş demokratik toplumların yapısını büyük ihtimalle değiştirecektir. Ne yazık ki bizler de oluşacak bu tarz negatif değişimleri gayet doğalmış gibi kabullenmek durumunda kalacağız. Bu duruma yalnız reel ve rasyonel düşünebilen küçük bir azınlık, oluşacak tüm olumsuzluklara, baskılara, virüsle mücadele gerekçesi ile uygulamaya konulmuş özgürlükleri kısıtlayan yasalara (OHAL, KHK V.B.) rağmen direnmeye devam edecektir.
Dünyanın birçok ülkesinde, naftalin kokan liderlerin tamamı, toplumların pandemi korkusunu fırsata çevirip, bu krizi Allah’ın bir lütfu görerek koronavirüsle mücadele için aldıkları önlemleri ‘avantaja’(!) dönüştürme arayışı içinde. Toplumu alıştıra alıştıra parlamentoları görmezden gelerek ya da devre dışı bırakarak, süresi belli olmayan yasal ya da idari düzenlemelerle hedefledikleri otoriter yapının zeminlerini sağlamlaştırmaya çaba göstermekte, demokrasiyi engelleyen zincirin halkalarını tek tek birleştirmektedirler, hem de kalıcı olarak. Yaşanan bu tip krizleri de tıpkı diğer komplikasyonlarda olduğu gibi toplumun yararınaymış gibi renklendirerek sunma becerisini gösteriyorlar. Aslında buna beceri de denir mi tartışılır. Tüm devlet erklerinin, sivil toplum örgütlerinin ve medyanın tamamen kontrol altında tutulduğu durumlarda toplumu manipüle edebilmeyi bir beceri olarak görmek başlı başına tartışılması gereken bir konu.
Ayrıca bunları, koronavirüslü kara propaganda, sansürlü medya desteği ile yaparken, korku sarmalına girmiş halkı da yanlarında göstererek koronavirüsle mücadeleye engel olunuyor diye virüsle mücadelenin bilimsel önerilerini dile getirerek, uygulanan önlemlerin virüsle mücadele olmadığını seslendiren, yazan ve çizen farklı sesleri susturuyorlar. Merak ediyorum, hukuku yok sayma süreci daha da hızlanmışken, toplumun üzerine nakış gibi işlenen bu negatif uygulamaları, “sistematik ve büyük ölçekli olarak engellenmesini kimler nasıl protesto edecek?” Zira tüm projektörler krize yönelmiş ve doğal olarak herkesin dikkati koronavirüs krizine kilitlenmiş durumda. Zaten AB üyesi bazı devletlerin her geçen gün daha da sertleşen insan hakları ihlallerini ifşa edecek medya kaynaklarının sayısının son derece kısıtlı olması da bu durumu doğrulamaktadır. Bir de Avrupalıların “eşitliğin içine doğup, toplumsal durumların da eşitliği hâkim kılmak adına özgürlüklerini reddetme” gibi bir geleneklere sahip olmalarına rağmen.
Koronavirüs sonrası sosyal koşullar daha eşit olmaya başlayınca, her bir birey kendi kaderleriyle baş başa kalacak, bu bireyler sesiz kalıp kimseden bir şey de beklemeyecekleri gibi, empoze edilen korku ve baskı nedeniyle de bu baskından hayır görenleri denetlemek istemeyeceklerdir. Öte yandan, yönetenlerin koronavirüsle ele geçirdikleri insan hakları kısıtlamalarının eksik kalan bölümleri için de böylece uygun zemin tamamlanmış olur. Yani bu uygulamalarla, Oluşacak demokratik olmayan yönetimler, din ve özellikle ulus milliyetçiliği içinde bulunduran, otokrasi, demokratik despotizm ile bireylerin hayat tarzlarını ve sosyal hayatın tüm alanlarını, bugünkü ve ileride olama ihtimali olan pandemilerden korunma bahanesi ile toplumları merkezi yönetimin siyasal baskılarına maruz bırakacaklardır.
John Stuart Mill’in söylediği gibi “Demokratik toplumların karşı karşıya kalacağı diğer bir en önemli tehdit de “demokratik despotizm” ve “çoğunluğun despotizmidir.” Toplumlarda bu durumun uygulanma imkânı oluşursa, insanlık onuruna yönelik demokratik tehdit, despotizmin tehdidinden daha ağır olacaktır.
Sözde “demokrasi” adı altında ulusal korkuyla yönetilen toplumlardaki “korkuya dayalı bir doğası bulunan despotizmin yaşaması için, insanları parçalı halde tutmaya koronavirüs iyi bir gerekçe oldu.
Geleneksel insan ve modern insan, iyilikleri ve kötülükleri birbirinden farklı olan iki ayrı dünyada yaşamaktadır. Bu nedenle yeni oluşacak düzeni, eski veya yeni değerlerle yargılama yanlışlığına düşülmeden insan hakları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Locke “Kanunların amacı özgürlüğü ortadan kaldırmak ya da kısıtlamak değil, onu korumak ve genişletmektir” der.
Koronavirüs öncesi toplumun bazı değer ve kurumlarını geride bırakarak, diğerlerini yeni toplumsal yapıya aktarmak da pek de mümkün değildir. Çünkü koşullarda eşitsizlik üzerine kurulu demokratik sosyal yapı ile koşullarda eşitlik üzerine kurulu demokratik sosyal yapı arasında geçirgen olmayan bir sınır bulunmaktadır.
Yazarken aklıma bir “Barracuda” balığının deneyi geldi onu anlatmadan geçmeyeyim. İki bölmeli bir deniz akvaryumunda, bir bölmeye vahşi bir “barracuda” (Iskarmoz, yırtıcı bir balık türü) bırakırlar, diğer bölmeye de uskumru balığı bırakırlar. Barracuda birden uskumrulara saldırmaya çalışır ama aradaki bölme buna engel olur. Burnunu defalarca vurduktan sonra denemekten vazgeçer. Yirmi bir gün sonra aradaki bölme kaldırılır. Ama “barracuda” yalnızca bölmenin önceden durduğu yere kadar yüzer ve durur. Çünkü bölmenin hala orada olduğuna inanmıştır. Bu deneyin aynısı, köpek balıklarına uygulandığında da aynı sonuca varılmıştır.
Ama insanlar balık değildir. Bölmeyi ancak onlar bırakır, onlar kaldırır veya bölmenin bırakılmasına sadece onlar engel olabilirler. Tüm insanların bölmelerin ve kompartımanların olmadığı bir dünyada yaşaması umuduyla yazımı bitireyim.

25 Nisan 2020

Özgürlüğümün ilk günü


Özgürlüğümün ilk günü

Geçenlerde iki lise öğrencisinin kendi aralarındaki bir konuşmaya kulak misafiri oldum.
Biri diğerine “Özgürlüğümün ilk günü, mezun olduğum gündür.” diyordu.
Diğeri ise “Aynen, benim içinde öyle.” diye yanıt verdi.
Sonra kendi kendime şunları düşündüm.
Bir eğitim sistemi gençler üzerinde böyle bir etki yaratıyorsa, bu sistemin “eğitmekle” ilgili olduğu söylenebilir ama yaşamla, yaşamakla ilgisi olduğu savunulabilir mi?

Birçoğumuz kendimizi özgür olarak sandığımız halde, hiçte öyle değiliz.
Başkalarının istençlerine bağlı olmakla ahlakça bir darlık içinde bırakılmışız.
Mükâfat ve ceza düşüncesine, alınyazısının ve başka insanların lütuflarına, alışkanlıklarına, geleneklere, toplumun ya da bağlı olduğu çevrenin ön yargılarına bağlıyız.
Çoğu zaman çevrelerimizin değerlemeleri bize, bizim değerlemelerimiz gibi görünür.
Başka kişilere kör bir bağlanma ile kendi kişiliğimizin özgür olduğuna aldanışlarımızdır.

Felsefede Özgürlük: İnsanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi istencine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu.
TDK’ye göre
1.  Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu.
2.  Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu.

1982 Anayasasında “Temel Hak ve Özgürlükler” başlığının genişliği dikkate alındığında, önemli birçok noktayı göz ardı edebilme ihtimalini ve telaşını taşımamak mümkün değildir.
Bence en azından farklı yaşam biçimleri, farklı değerleri bir arada tutmak, bu bağlamda toplumsal barışı bireysel hoşgörüyle birlikte teşvik etmek, mümkün olduğunca fazla bireysel özgürlük ve toplumsal çeşitlilik eksik bırakılmış.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, oldukça kapsamlı bir haktır. Bu “hak,” kapsamlı olmasının yanında, doktrinlerde “Sözleşme sisteminde kaleme alınan haklar içinde en karmaşık ve anlaşılması güç şekilde formüle edilmiş hak” olarak da ifade edilmektedir.
Bu denli kapsamlı ve karmaşık nitelikteki bir hakkı, bir “kanun veya kararnameler” ile açıklamak çok kolay değildir.

Faydalı olan şey aynı zamanda mutluluk verir. Mutluluk ise insanın özgürlüğüdür.
Faydalı olanın insanı mutlu kılacağı konusu çok az tartışma konusudur.

Makul aklın sınırları içinde, bu tür bir teze pek az kişi itiraz edecektir.

Ben bugüne kadar özgürlüğü tanıyamadım, öğrenemedim,
Ya siz?

Yazımı John Stuart Mill’in özgürlük tanımı ve bir sözü ile bitireyim

“Özgürlük adını hak eden tek özgürlük biçimi, diğer insanları kendi doğrularından yoksun bırakmadan ya da onları gerçekleştirmeye çalışmalarını engellemeden, kendi doğrumuzu kendi bildiğimiz yoldan gerçekleştirmektir.”

 “İnsanlar doğuştan özgür olmalı ve o şekilde yetişmeli, yetiştirilmelidir ki toplum yaşamı içinde bireysel özgürlüğün gerçek niteliği ve içeriği araştırılabilsin ve belirlenebilsin. Aksi takdirde, özgürlüğün hiçbir tarzından söz etmenin bir anlamı kalmayacaktır.”

24 Nisan 2020

Rektör Miguel de Unamuno




Rektör Miguel de Unamuno

Prof. Miguel de Unamuno, 20. yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür. Unamuno, İspanyol kültürünü özümlemiş ayrıca, “anadili gibi” 14 dil biliyordu. 1. ve 2. Dünya paylaşım kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin tarafında yerini almıştı. Değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği Şair Frederico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.
1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franko’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete başkaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.
İç Savaş, adı üstünde, cephesi belirsiz bir savaş. Zaferi ya da yenilgiyi, sivil toplumun her alanında bireysel tavırlar, teslimiyetler ve direnmelerin belirleyeceği bir savaş. İdeolojilerin belirleyici olduğu bir savaş. İşte, bu İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktaydı. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştı ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktaydı.
El caudillo sıfatıyla İspanyol devletine totaliter, baskıcı bir yapı kuran Franco rejiminde milliyetçiler her yerde olduğu gibi Unamuno’nun rektörü olduğu Avrupa’nın en köklü üniversitelerinden Salamanca Üniversitesinde de örgütlenmeye çalışıyor ve tacizlerde bulunuyorlardı. Unamuno savaşın başındaki politik tavrıyla ilgili eleştirilere de, Kazancakis’e verdiği bir röportajda şöyle cevap vermişti:
“…Umutsuzum! Burada olup bitenler, savaşmaları, birbirini öldürmeleri, kiliseleri yakmaları, kiliselerde dua etmeleri, kızıl bayrakları, İsa’nın bayraklarını kaldırmaları… Bütün bunlar İspanyollar inandığı için mi oluyor sanıyorsunuz? Yarısı İsa dininde, yarısı Lenin’inkinde mi? Hayır! Hayır! Size söyleyeceğim şeye iyice dikkat edin: Bütün bunlar, İspanyollar hiçbir şeye inanmadıkları için oluyor! Hiçbir şeye! Hiçbir şeye! Onlar desperados’tur. Bu söz dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Çünkü İspanyol’dan başka hiçbir millet onun anlamına sahip değildir. Desperados demek, hiçbir tutunacak tarafı olmadığını pekâlâ bilen, hiçbir şeye inanmayan ve inanmadığı için kuduran kimse demektir… İspanyol halkı çıldırmış! Yalnız İspanyol halkı değil, bugün bütün dünya öyle… Neden mi? Çünkü bütün dünya gençliğinin seviyesi manen düşmüştür. Yalnız ruhu küçümsemekle kalmıyorlar, ondan nefret ediyorlar. Bugün dünyanın bütün gençliğini karakterize eden şey budur. Sporu, hareketi, savaşı, sınıf mücadelesini neden isterler sanıyorsunuz? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar. Gerçeğe dönmek istiyorlarmış, romantizmden, manevi değerlerden, boş fikirlerden öğreniyorlarmış. Neden sanırsınız? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar! İspanya’nın geçirdiği şu kritik anda askerlerin yanına gitmek zorunlu idi, gitmeliydim. Ortalığı onlar düzeltecektir. Disiplinin ne demek olduğunu bilirler ve onlar sağlayacaktır bunu. Siz bakmayın, ben sağcı olmadım, özgürlüğe ihanet etmedim! Ama şu anda düzenin sağlanması zorunludur. Ben kısa zamanda ayağa kalkarak tek başıma özgürlük için mücadeleye başlayacağım. Ben ne faşist, ne de bolşevikim… Tek’im ben!”…
Aralarında Franko’nun karısı Dona Carmen, Salamanca Başpiskoposu Enrique Play Deniel, Franko’nun Fas Lejyonu’ndan silah arkadaşı da olan ve o sırada Frankist yönetimin önemli bir ismi Millan Astray da bulunduğu Milliyetçiler. Salamanca Üniversitesi’nin “akademik yılı açılışı” “Irk Bayramı”[A] Gününe den geldiği 12 Eylül 1936’da rektörün iznini almadan “Irk Şenliği” düzenlerler.
Unamuno’n da bulunduğu o mekânda Franco taraftarları falanjistler şov yaparken, Toplantı sırasında önce üniversitenin edebiyat hocalarından Francisco Maldonado bir konuşma yapar ve Katalonya ile Bask Bölgesi’nin ayrılıkçı tavırları nedeniyle İspanya’nın kanser hücreleri olduğunu söyleyerek yaptığı konuşma ile. “Irk Bayramını”[B] İber Yarımadası’ndaki “İspanyol” ırkına indirger ve ayrılıkçı Katalonya ile Bask Bölgesi’ni, İspanyol ırkının bünyesindeki birer tümör olarak nitelendirir ve “Faşizm tüm bu sorunlara er ya da geç neşter vuracaktır!” der. Bu sırada salon galeyana gelir ve kalabalıktan sloganlar yükselir. Birisi “Viva la muerte! (Yaşasın Ölüm!)” diye bağırdığı sırada bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Franko’cu General Astray. Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikelerden” bahsedip aydınlara hakaret edip bolca faşizmi överken Falanjist diyalog, sloganlar eşliğinde salonu inletir. Astray “İspanya” diye bağırır, kalabalık koro halinde “Bir” diye cevap verir. Astray tekrar “İspanya” diye bağırır, bu kez kalabalık “Büyük” diye cevap verir. Astray son kez  “İspanya” diye bağırınca, kalabalık “Özgür” diye cevaplar. Böylece ünlü Falanjist slogan “Bir, Büyük ve Özgür İspanya” tamamlanmış olur. Sonra salona falanjist üniformalı bir grup girerek Franko’nun resmini duvara asarlar. Astray, konuşmasını coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan “Yaşasın ölüm!” nidaları ile bitirir.
Bunun üzerine Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Unamuno ‘faşistlerin tüm müdahalelerine rağmen kendinden emin kararlı adımlarla kürsüye çıkan rektör Unamuno işgalcilerin şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar.
“…Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşaya gelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına,  eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.
Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.
Yenmek ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu kadar! “Vencereis pero no convencereis!” (“Yeneceksiniz fakat ikna edemeyeceksiniz!”)
Astray’ın, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, görevinden azledilerek evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.
1936-1939 yıllarında İspanya’da yaşanan iç savaş, beş yüz binden fazla insanın ölümüne ya da yaralanmasına, bir milyondan fazla insanın sürgün edilmesine neden oldu.
Hitler’in de desteğiyle iç savaşı kazanan faşistler, 1975 yılına kadar Franco liderliğinde iktidarda kaldılar.


[A] Irk Bayramı Günü Amerika’nın keşfinin yıldönümü olması dolayısıyla uzun zamandan beri kutlanmaktaydı. Bu bayram Frankist rejim içinde de kutlanmaya devam edilir. Ancak, Amerika’daki ırk farklılıklarının İspanya bayrağı altında birleştirilmesi açısından önemli olan bugün; yeni rejim içerisinde zamanla bir anlam kaymasına uğrayarak, “İspanya içindeki farklılıkların yeni rejim çatısı altında birleştirilmesi, tek ve güçlü İspanya’nın tahsis edilmesi” anlamıyla kutlanmaya başlanır. Unamuno’nun yaşadığı polemik sırasında, 12 Ekim 1936’da, Irk Bayramı Günü hala Amerika’nın keşfinin yıldönümü olarak kutlanmaktaydı.
[B] Irk Bayramı Günü, aslında Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin yıl dönümü olarak kutlanmakta ve İspanya’nın oradaki topraklarında yaşayan toplulukları “İspanyol” çatısı altında birleştirmesine gönderme yapmaktadır.

Filmin adı “Küçük Horoz



Filmin adı “Küçük Horoz

ABD’de bir askeri okulda öğrenciler hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.
Filmin adı “Küçük Horoz.”
Bir kümes var. Kümeste birçok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıflar ve küçük kalırlar.
Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor. Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.
Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor ve etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar.
Artık popüler olan ve irileşen genç horozun etrafında tavuklar toplanıyor. Bu gören tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Bunu gören kümesteki horozlar ve taraftarları tavuklar arasında Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye bir tartışma çıkıyor. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar.
Bir süre yemlenme böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor. Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor.
Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.
Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış. Ve dersin hocası kürsüye çıkarak,
“- İşte insanlar ve üçüncü dünya ülkeleri böyle yönetilir.” diyerek derse başlamış.
Sorular:
Şimdi sizin hayatınızda
1-Kümes neresi?
2-Yaşlı horozlar kim?
3-Genç horoz kim?
4-En önemlisi tilki kim?

Bizim bu sorulara cevabımız ne olurdu?

ZOYA


 

ZOYA

Zoya Anatolyevna Kosmodemyanskaya. 13 Eylül 1923’te doğdu, 29 Kasım1941 idam edilerek öldü.
Babası Anatoly Kosmodemyansky teolojik bir seminer okudu ancak mezun olamadı. Daha sonra bir kütüphaneci olarak çalıştı. Annesi öğretmendi.
1929 yılında Zoya’nın ailesi, zulüm korkusuyla Sibirya’ya, 1930 yılında da Moskova’ya taşındılar.
Zoya, okul çağında kitaplara düşkündü, edebiyatı çok seviyordu. Tolstoy, Puşkin, Lermontov gibi Rus edebiyatçılar ve Cervantes, Dickens, Goethe, Shakespeare, Moliere okudu. Genç yaşında Beethoven ve Çaykovski dinledi.
1938 yılında Komünist Parti gençlik örgütü Komsomol’a katıldı. 1941 yılında Almanlar, Sovyetler Birliği’ni işgal ettiğinde, bir lise öğrencisi olmasına rağmen aynı yılın ekim ayında, gönüllü olarak Moskova’da bir partizan birimine katıldı. Onu vazgeçirmeye çalışan annesine
“- Düşman çok yakın olduğunda ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmek mümkün olmaz.” Dedi.
Zoya’nın partizan birimi olan 9903’e atandı. İşgal altındaki bölgelerde oluşturulan düzensiz askeri güçlere katıldı, kod adı Tanya oldu.
Ekim 1941’de birliğine katıldı, ancak katıldığı savaştan bin kişiden sadece yarısı savaştan sağ çıktı.
Ama Zoya eylemlerini daha da sıklaştırırken karşısına çıkacak tüm tehlikelerin farkındaydı ve sonuçlarına da hazırdı.
“- Düşersek kahramanlar gibi düşeriz” demişti.
Bir görev esnasında erkekler daha tehlikeli işleri icra etmeleri için gruptan ayrılınca Zoya
“- Zorlukların eşit paylaşılması gerektiğini” söyleyerek bu ayrımcılığa karşı çıktı.
Naro-Fominsk yakınlarındaki Obukhovo köyünde diğer partizanlarla cephe bölgesine ye geçti ve Almanlar tarafından işgal edilen topraklara girdiler. 27 Kasım 1941 tarihinde bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için bir emir aldı.
Boris Kraynev’in komutanlığındaki grupta bulunan Zoya ve Vasily Klubkov köydeki Alman asker ve subayların kaldığı evlere ateş açtı. At ahırları ve evleri ateşe vermeyi başardı. Ardından Kraynev daha önceden belirlemiş oldukları buluşma noktasına gitti ancak yoldaşlarını beklemeden buradan ayrıldı. Klubkov Naziler tarafından yakalandı. Yalnız kalan Zoya, Petrishchevo’ya dönerek işgal edilen köydeki eylemlerine devam etti.
Alman askerler her noktaya, işbirliği yaptıkları Rus işbirlikçisi köylüleri bekçi olarak yerleştirmişti. Zoya’yı fark edip gören bu bekçilerden biri, bir şişe votka karşılığında Zoya’yı Nazilere ihbar etti.
Naziler tarafından Zoya’yı yakalayıp esir alındı. Onu, kumanda merkezi olarak kullandıkları askeri barakaya götürdüler.
Evdeki kadını bağırarak mutfağa gönderen komutan Zoya’yı bizzat kendisi sorguladı.
Yakalandıktan sonra işkence gördü, Gece boyunca yapılan sorguda tecavüz edildi, aşağılandı ve sistematik ne varsa uygulandı ama o hiçbir şey söylemedi. Tek bir sır vermedi. İşkence ve tecavüze rağmen ağzından tek bir sözcük alamadılar konuşmadı. Sadece
“- Benim adım Tanya” dedi.
27 Ocak 1942’de Sovyet gazeteci Pyotr Lidov, çeşitli görgü tanıklarının anlatımlarını bir araya getirerek Zoya’ya yapılanları anlattığı rapor niteliğinde bir haber hazırladı ve bu Sovyet gazetesi Pravda’da yayınladı
Ne adı, ne de bir sır döküldü Zoya’nın dilinden. İsmini sorduklarında ‘Tanya’ cevabını verdi.
Daha sonra cezaevinde bulunan bir Nazi çavuşu “Rus kahraman” olarak nitelendirdiği Zoya’nın tek kelime bile söylemediğini belirterek olay anını şöyle anlattı.
“- Arkadaşlarına ihanet etmeyecekti. Soğuk nedeniyle rengi maviye döndü, yaralarından kan aktı, ama yine de hiçbir şey söylemedi… Dudakları kanlı ve şişti.
Anlatımlara göre, Zoya üzerinde sadece iç çamaşırları ve gömleği ile kalacak şekilde soyularak gece boyunca ağır işkencelere maruz bırakıldı.
Ve yine tanık anlatımlarına göre, Zoya esir alındıktan sonra yapılan sorgulama süreci şöyle gelişti:
“- Kimsin?” diye sordu Albay.
“- Söylemem!”
“- Ahırı ateşe veren de sen miydin?”
“- Evet!”
“- Maksadın ne senin?”
“- Sizi yok etmek!”
…Sessizlik…
“- Ön cephe hattını ne zaman geçtin?”
“- Cuma günü.”
“- Çok hızlı gelmişsin buraya!”
“- Neden zamanı boşa harcamalı?”
Naziler Zoya’ya onu kimin gönderdiğini ve yanında kimlerin olduğunu sordular.
Zoya’nın yanıtı ise netti.
“- Hayır! Bilmiyorum, söylemeyeceğim.”
Bu sözün üstüne evi işkence sesleri sardı. Naziler Zoya’nın sırtındaki deriyi kesmişti.
“Bu işkenceye faşist bile dayanamadı”
Birkaç dakika sonra genç subay odadan mutfağa geldi kaçarcasına, başını ellerine aldı ve sorgunun sonuna kadar oturdu, gözlerini ve kulaklarını kapattı.
Görgü tanığı köylü işkencenin boyutunu “Faşistin bile sinirleri dayanamadı” sözleri ile anlatıyordu. Bu esnada içeriden işkenceci diğer askerlerin gülüş sesleri geliyordu.
Ev sahiplerinin saydığına göre iki yüz kere kırbaçlandı Zoya. Bu esnada sustu sustu ve sustu. Ve en son bir kez daha duyuldu artık kısılan sesi.
“- Hayır, söylemeyeceğim!”
Sorgusunda örgüte ve yoldaşlarına dair hiçbir bilgi vermeyen Zoya, o gün eski derecedeki dondurucu soğukta elleri arkadan bağlı olarak çıplak ayaklı bir şekilde kar üstünde yürütülüp başka bir eve götürüldü. Bu evin sahipleri Zoya’nın yüzündeki mavi ve siyaha dönmüş yaralarını, vücudundaki derin işkence izlerini lambanın loş ışığına rağmen seçmişti.
Zoya’nın ağzından tek bir bilgi dahi alamayan askerler bu dirençli genç kadın hakkında ölüm kararı verdi.
Kararın ardından ertesi sabah Zoya göğsünde “Kundakçı” yazılı bir tabela asılarak asılacağı ilçe merkezindeki alana yürütülerek götürüldü.
Gülümseyerek çıktığı sehpasında son sözleri şu oldu.
“- Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!”
Onu darağacına götürdüklerinde hayatının son cümlesini ve Almanlara söyledi.
“- Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız.” şeklinde son sözleri olduğu iddia edilmiştir ve 29 Kasım 1941 de idam edildi.
Zoya, öldükten sonra Rusların en saygın kadın kahramanlarından biri oldu.
Sovyetler Ordusu Ocak 1942’de bu toprakları ele geçirene kadar, Almanlar Zoya’nın cansız bedeni iki aya yakın süre boyunca asılmış halde idam sehpasında asılı bıraktılar.
Zoya’nın inancını ele geçiremeyenler onun cenazesine bile işkence etti, her önünden geçen Nazi askeri Zoya’nın cansız bedenine dipçikle vurdu, tekmeledi, en sonunda sol memesini kestiler. Bunun ardından, Nazi komutanı bu cinayetlerini gizlemek için Zoya’yı gömmeye karar verdi. Sovyetler Ocak 1942'de bu toprakları ele geçirmesinden hemen önce toprağa verilmiştir.
Sovyet partizanlarının toprakları işgalcilerden geri almasından kısa bir süre önce Zoya’nın cenazesi bu köye defnedildi. Ardındansa Moskova’daki Novodevichye Mezarlığı’na nakledildi.
Zoya’yı ihbar eden işbirlikçi, işgalin sona erdirilmesinin ardından Sovyet mahkemesinde yargılanarak cezalandırıldı.
Zoya Kosmodemyanskaya’ya ölümünden sonra Sovyetler Birliği Kahramanı ünvanı verildi.
Adı dilden dile ülkeden ülkeye yayılan Zoya sosyalist ve işgale karşı yürütülen mücadelenin bayrağı haline geldi.
İsimlerin insanların karakteri ile özdeş olduğunu söylerler, Zoya için bu söz öylesine doğruydu ki… Zoya’nın anlamı ‘yaşam’ demek. Yaşamın özü, soluğu idi Zoya da. Dünyada geçirdiği kısa sürenin her saniyesini hissederek yaşadı. En önemlisi de yürüdüğü yoldan bir an bile tereddüt etmeden. Zoya, ölü bedeni karların arasında sürüklenirken bile, yüzünde o muzaffer ve insan olmanın onurunu herkes onun yüzünde görebiliyordu.

Nazım Hikmet’in Zoya Kosmodemyanskaya için yazdığı şiir
zoe’ydi adı
ismim tanya dedi onlara
tanya;
bursa cezaevinde karşımda resmin
bursa cezaevinde,
belki duymamışsındır bile bursa’nın ismini
bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
bursa cezaevinde karşımda resmin
sene 1941 değil artık, sene 1945
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler
bizimkiler
bütün namuslu dünyanınkiler..
tanya;
senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
ama ben yaşıyorum
ama sen öldün
sen çoktan dünyada yoksun
zaten ne kadar az kaldın orada
on sekiz senecik…
doyamadın güneşin sıcaklığına bile…
tanya;
sen asılan partizan, ben hapiste şair
sen kızım, sen yoldaşım
resmin üstüne eğiliyor başım
kaşların incecik, gözlerin badem gibi
renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler.
bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de…
tanya;
saçların ne kadar kısa kesilmiş
oğlum memet’inkinden farkı yok
alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz,
henüz çocuk boynu boynun
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
süsünü sevsinler mini mini kadın.
arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine;
_tanya
senin yaşında bir kızım var.
_tanya
kız kardeşim senin yaşında
_tanya
senin yaşında sevdiğim kız
bizim memleket sıcaktır
bizde kıslar tez kadınlaşır..
_tanya
senin yaşında kızlarla
okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız
tanya;
sen öldün ne kadar namuslu insan öldü
ve öldürülmekte
ama ben,
söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana
ama ben yedi yıldır kavgada
hayatımı tehlikeye koymadan
hapiste de olsa da yaşıyorum
sabah oldu tanya’yı giydirdiler
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
iç etmişlerdi onları
torbasını giydirdiler
torbada benzin şişelesi, kibrit,
kurşun, tuz, şeker…
şişelesi boynuna astılar
torbasını verdiler sırtına
göğsüne bir de yazı yazdılar
“partizan”
köyün meydanına kuruldu darağacı
atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri
zorla seyre getirdiler köylüleri
iki sandık üst üste
iki makarna sandığı
sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır
urganın ucunda ilmik
partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik…
nazlı boynuna ilmiği geçirdiler
bir subay fotoğrafa meraklı
bir subay elinde makine; Kodak
bir subay resim alacak
tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden
“ _ kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
soluk aldırmayın faşistlere
yakın, yıkın, öldürün….”
bir alman vurdu ağzına partizanın
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
“_ biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler
teslim olun vakit varken…”
kolhozlular kan ağlıyorlardı,
cellat çekti ipi
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi insan
“_ kardeşler
hoşça kalın
kardeşler
kavga sonuna kadar
duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler…”
cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
sandıklar yuvarlandılar
ve tanya sallandı ipin ucunda…

Ona ithafen şarkılar, şiirler yazıldı. Bunlardan biri de Nazım Hikmet’in kaleme aldığı “Tanya” isimli şiirdi.
Kıştı. Şubat. 1945. Nazım Bursa’da yatıyor. Annesi Celile Hikmet onu ziyarete gider. Celile Hanım çantasından bir Fransız gazetesinden haber kupürünü verir Nazım’a: “Nazım, bunu bilmelisin.” Fransız gazetesi genç bir Rus kadının fotoğraflı haberini yayınlamıştı. Fransa artık özgürdü. Faşistler Almanya’ya çekilmişti. Kızıl Ordu Avrupa’yı doğudan kurtararak, Amerikalı ve Britanyalılar batıdan Berlin’e ilerliyorlardı. Smolensk yakınlarında öldürülen Alman askerlerinin fotoğraf makinesinde bulunmuştu genç kadının resimleri. 1943’te yayınlandı ilk kez bu resimler. Genç kadının kahramanlığı savaşan milyonlarca çocuk ve gencin anısında tüm dünyaya yayıldı, Fransa’dan İstanbul’a geldi, sonra Nazım’ı Bursa’da buldu. Cephelerden gelen haberleri çok yakından takip eden, müttefik ordularının ilerleyişini haritada işaretleyen Nazım, kaleme alır Tanya şiirini. Ertesi gün annesi Celile Hanım’a şiiri ezberletir. Yasaklı şiiri özgür kılmanın tek yolu budur. Artık gözlerine neredeyse tamamen perde inen Celile Hanım şiiri ezberinden okuyarak yazdırır İstanbul’da. Genç kadının kahramanlık hikâyesi gibi Nazım’ın şiiri de tüm dünyaya ulaşır… ve Zoya’nın annesine de ulaşır… Yıllar sonra iki partizan evladı kaybeden kadın Nazım’ı görecektir ve ona “Zoya’ mı unutmadığın için teşekkür ederim” diyecektir.
Nazım bu şiiri yazdıktan sonra 1951’de Moskova’ya gider. Uçakla havaalanına iner. Büyük bir ilgiyle karşılanır, yazar ve şair arkadaşları onu karşılar. Kucak dolu güller Nazım’a verilir. Geri yandan bir kadın yaklaşır ve o da bir gül uzatır, şöyle der;
“Ben Zoya’nın annesiyim, hapishanede yazdığınız Zoya şiirinin kahramanı benim kızımdır!”

Biliniz ki Devlet

  Ünlü hukukçu ve fıkıh uzmanı. El-Maverdi 972-1058 arası yaşamıştır ve Alboacen olarak da bilinmektedir. şöyle der:   “…Biliniz ki devl...