25 Nisan 2020

Özgürlüğümün ilk günü


Özgürlüğümün ilk günü

Geçenlerde iki lise öğrencisinin kendi aralarındaki bir konuşmaya kulak misafiri oldum.
Biri diğerine “Özgürlüğümün ilk günü, mezun olduğum gündür.” diyordu.
Diğeri ise “Aynen, benim içinde öyle.” diye yanıt verdi.
Sonra kendi kendime şunları düşündüm.
Bir eğitim sistemi gençler üzerinde böyle bir etki yaratıyorsa, bu sistemin “eğitmekle” ilgili olduğu söylenebilir ama yaşamla, yaşamakla ilgisi olduğu savunulabilir mi?

Birçoğumuz kendimizi özgür olarak sandığımız halde, hiçte öyle değiliz.
Başkalarının istençlerine bağlı olmakla ahlakça bir darlık içinde bırakılmışız.
Mükâfat ve ceza düşüncesine, alınyazısının ve başka insanların lütuflarına, alışkanlıklarına, geleneklere, toplumun ya da bağlı olduğu çevrenin ön yargılarına bağlıyız.
Çoğu zaman çevrelerimizin değerlemeleri bize, bizim değerlemelerimiz gibi görünür.
Başka kişilere kör bir bağlanma ile kendi kişiliğimizin özgür olduğuna aldanışlarımızdır.

Felsefede Özgürlük: İnsanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi istencine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu.
TDK’ye göre
1.  Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu.
2.  Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu.

1982 Anayasasında “Temel Hak ve Özgürlükler” başlığının genişliği dikkate alındığında, önemli birçok noktayı göz ardı edebilme ihtimalini ve telaşını taşımamak mümkün değildir.
Bence en azından farklı yaşam biçimleri, farklı değerleri bir arada tutmak, bu bağlamda toplumsal barışı bireysel hoşgörüyle birlikte teşvik etmek, mümkün olduğunca fazla bireysel özgürlük ve toplumsal çeşitlilik eksik bırakılmış.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, oldukça kapsamlı bir haktır. Bu “hak,” kapsamlı olmasının yanında, doktrinlerde “Sözleşme sisteminde kaleme alınan haklar içinde en karmaşık ve anlaşılması güç şekilde formüle edilmiş hak” olarak da ifade edilmektedir.
Bu denli kapsamlı ve karmaşık nitelikteki bir hakkı, bir “kanun veya kararnameler” ile açıklamak çok kolay değildir.

Faydalı olan şey aynı zamanda mutluluk verir. Mutluluk ise insanın özgürlüğüdür.
Faydalı olanın insanı mutlu kılacağı konusu çok az tartışma konusudur.

Makul aklın sınırları içinde, bu tür bir teze pek az kişi itiraz edecektir.

Ben bugüne kadar özgürlüğü tanıyamadım, öğrenemedim,
Ya siz?

Yazımı John Stuart Mill’in özgürlük tanımı ve bir sözü ile bitireyim

“Özgürlük adını hak eden tek özgürlük biçimi, diğer insanları kendi doğrularından yoksun bırakmadan ya da onları gerçekleştirmeye çalışmalarını engellemeden, kendi doğrumuzu kendi bildiğimiz yoldan gerçekleştirmektir.”

 “İnsanlar doğuştan özgür olmalı ve o şekilde yetişmeli, yetiştirilmelidir ki toplum yaşamı içinde bireysel özgürlüğün gerçek niteliği ve içeriği araştırılabilsin ve belirlenebilsin. Aksi takdirde, özgürlüğün hiçbir tarzından söz etmenin bir anlamı kalmayacaktır.”

24 Nisan 2020

Rektör Miguel de Unamuno




Rektör Miguel de Unamuno

Prof. Miguel de Unamuno, 20. yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür. Unamuno, İspanyol kültürünü özümlemiş ayrıca, “anadili gibi” 14 dil biliyordu. 1. ve 2. Dünya paylaşım kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin tarafında yerini almıştı. Değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği Şair Frederico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.
1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franko’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete başkaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.
İç Savaş, adı üstünde, cephesi belirsiz bir savaş. Zaferi ya da yenilgiyi, sivil toplumun her alanında bireysel tavırlar, teslimiyetler ve direnmelerin belirleyeceği bir savaş. İdeolojilerin belirleyici olduğu bir savaş. İşte, bu İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktaydı. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştı ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktaydı.
El caudillo sıfatıyla İspanyol devletine totaliter, baskıcı bir yapı kuran Franco rejiminde milliyetçiler her yerde olduğu gibi Unamuno’nun rektörü olduğu Avrupa’nın en köklü üniversitelerinden Salamanca Üniversitesinde de örgütlenmeye çalışıyor ve tacizlerde bulunuyorlardı. Unamuno savaşın başındaki politik tavrıyla ilgili eleştirilere de, Kazancakis’e verdiği bir röportajda şöyle cevap vermişti:
“…Umutsuzum! Burada olup bitenler, savaşmaları, birbirini öldürmeleri, kiliseleri yakmaları, kiliselerde dua etmeleri, kızıl bayrakları, İsa’nın bayraklarını kaldırmaları… Bütün bunlar İspanyollar inandığı için mi oluyor sanıyorsunuz? Yarısı İsa dininde, yarısı Lenin’inkinde mi? Hayır! Hayır! Size söyleyeceğim şeye iyice dikkat edin: Bütün bunlar, İspanyollar hiçbir şeye inanmadıkları için oluyor! Hiçbir şeye! Hiçbir şeye! Onlar desperados’tur. Bu söz dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Çünkü İspanyol’dan başka hiçbir millet onun anlamına sahip değildir. Desperados demek, hiçbir tutunacak tarafı olmadığını pekâlâ bilen, hiçbir şeye inanmayan ve inanmadığı için kuduran kimse demektir… İspanyol halkı çıldırmış! Yalnız İspanyol halkı değil, bugün bütün dünya öyle… Neden mi? Çünkü bütün dünya gençliğinin seviyesi manen düşmüştür. Yalnız ruhu küçümsemekle kalmıyorlar, ondan nefret ediyorlar. Bugün dünyanın bütün gençliğini karakterize eden şey budur. Sporu, hareketi, savaşı, sınıf mücadelesini neden isterler sanıyorsunuz? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar. Gerçeğe dönmek istiyorlarmış, romantizmden, manevi değerlerden, boş fikirlerden öğreniyorlarmış. Neden sanırsınız? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar! İspanya’nın geçirdiği şu kritik anda askerlerin yanına gitmek zorunlu idi, gitmeliydim. Ortalığı onlar düzeltecektir. Disiplinin ne demek olduğunu bilirler ve onlar sağlayacaktır bunu. Siz bakmayın, ben sağcı olmadım, özgürlüğe ihanet etmedim! Ama şu anda düzenin sağlanması zorunludur. Ben kısa zamanda ayağa kalkarak tek başıma özgürlük için mücadeleye başlayacağım. Ben ne faşist, ne de bolşevikim… Tek’im ben!”…
Aralarında Franko’nun karısı Dona Carmen, Salamanca Başpiskoposu Enrique Play Deniel, Franko’nun Fas Lejyonu’ndan silah arkadaşı da olan ve o sırada Frankist yönetimin önemli bir ismi Millan Astray da bulunduğu Milliyetçiler. Salamanca Üniversitesi’nin “akademik yılı açılışı” “Irk Bayramı”[A] Gününe den geldiği 12 Eylül 1936’da rektörün iznini almadan “Irk Şenliği” düzenlerler.
Unamuno’n da bulunduğu o mekânda Franco taraftarları falanjistler şov yaparken, Toplantı sırasında önce üniversitenin edebiyat hocalarından Francisco Maldonado bir konuşma yapar ve Katalonya ile Bask Bölgesi’nin ayrılıkçı tavırları nedeniyle İspanya’nın kanser hücreleri olduğunu söyleyerek yaptığı konuşma ile. “Irk Bayramını”[B] İber Yarımadası’ndaki “İspanyol” ırkına indirger ve ayrılıkçı Katalonya ile Bask Bölgesi’ni, İspanyol ırkının bünyesindeki birer tümör olarak nitelendirir ve “Faşizm tüm bu sorunlara er ya da geç neşter vuracaktır!” der. Bu sırada salon galeyana gelir ve kalabalıktan sloganlar yükselir. Birisi “Viva la muerte! (Yaşasın Ölüm!)” diye bağırdığı sırada bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Franko’cu General Astray. Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikelerden” bahsedip aydınlara hakaret edip bolca faşizmi överken Falanjist diyalog, sloganlar eşliğinde salonu inletir. Astray “İspanya” diye bağırır, kalabalık koro halinde “Bir” diye cevap verir. Astray tekrar “İspanya” diye bağırır, bu kez kalabalık “Büyük” diye cevap verir. Astray son kez  “İspanya” diye bağırınca, kalabalık “Özgür” diye cevaplar. Böylece ünlü Falanjist slogan “Bir, Büyük ve Özgür İspanya” tamamlanmış olur. Sonra salona falanjist üniformalı bir grup girerek Franko’nun resmini duvara asarlar. Astray, konuşmasını coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan “Yaşasın ölüm!” nidaları ile bitirir.
Bunun üzerine Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Unamuno ‘faşistlerin tüm müdahalelerine rağmen kendinden emin kararlı adımlarla kürsüye çıkan rektör Unamuno işgalcilerin şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar.
“…Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşaya gelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına,  eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.
Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.
Yenmek ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu kadar! “Vencereis pero no convencereis!” (“Yeneceksiniz fakat ikna edemeyeceksiniz!”)
Astray’ın, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, görevinden azledilerek evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.
1936-1939 yıllarında İspanya’da yaşanan iç savaş, beş yüz binden fazla insanın ölümüne ya da yaralanmasına, bir milyondan fazla insanın sürgün edilmesine neden oldu.
Hitler’in de desteğiyle iç savaşı kazanan faşistler, 1975 yılına kadar Franco liderliğinde iktidarda kaldılar.


[A] Irk Bayramı Günü Amerika’nın keşfinin yıldönümü olması dolayısıyla uzun zamandan beri kutlanmaktaydı. Bu bayram Frankist rejim içinde de kutlanmaya devam edilir. Ancak, Amerika’daki ırk farklılıklarının İspanya bayrağı altında birleştirilmesi açısından önemli olan bugün; yeni rejim içerisinde zamanla bir anlam kaymasına uğrayarak, “İspanya içindeki farklılıkların yeni rejim çatısı altında birleştirilmesi, tek ve güçlü İspanya’nın tahsis edilmesi” anlamıyla kutlanmaya başlanır. Unamuno’nun yaşadığı polemik sırasında, 12 Ekim 1936’da, Irk Bayramı Günü hala Amerika’nın keşfinin yıldönümü olarak kutlanmaktaydı.
[B] Irk Bayramı Günü, aslında Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin yıl dönümü olarak kutlanmakta ve İspanya’nın oradaki topraklarında yaşayan toplulukları “İspanyol” çatısı altında birleştirmesine gönderme yapmaktadır.

Filmin adı “Küçük Horoz



Filmin adı “Küçük Horoz

ABD’de bir askeri okulda öğrenciler hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.
Filmin adı “Küçük Horoz.”
Bir kümes var. Kümeste birçok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıflar ve küçük kalırlar.
Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor. Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.
Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor ve etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar.
Artık popüler olan ve irileşen genç horozun etrafında tavuklar toplanıyor. Bu gören tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Bunu gören kümesteki horozlar ve taraftarları tavuklar arasında Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye bir tartışma çıkıyor. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar.
Bir süre yemlenme böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor. Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor.
Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.
Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış. Ve dersin hocası kürsüye çıkarak,
“- İşte insanlar ve üçüncü dünya ülkeleri böyle yönetilir.” diyerek derse başlamış.
Sorular:
Şimdi sizin hayatınızda
1-Kümes neresi?
2-Yaşlı horozlar kim?
3-Genç horoz kim?
4-En önemlisi tilki kim?

Bizim bu sorulara cevabımız ne olurdu?

ZOYA


 

ZOYA

Zoya Anatolyevna Kosmodemyanskaya. 13 Eylül 1923’te doğdu, 29 Kasım1941 idam edilerek öldü.
Babası Anatoly Kosmodemyansky teolojik bir seminer okudu ancak mezun olamadı. Daha sonra bir kütüphaneci olarak çalıştı. Annesi öğretmendi.
1929 yılında Zoya’nın ailesi, zulüm korkusuyla Sibirya’ya, 1930 yılında da Moskova’ya taşındılar.
Zoya, okul çağında kitaplara düşkündü, edebiyatı çok seviyordu. Tolstoy, Puşkin, Lermontov gibi Rus edebiyatçılar ve Cervantes, Dickens, Goethe, Shakespeare, Moliere okudu. Genç yaşında Beethoven ve Çaykovski dinledi.
1938 yılında Komünist Parti gençlik örgütü Komsomol’a katıldı. 1941 yılında Almanlar, Sovyetler Birliği’ni işgal ettiğinde, bir lise öğrencisi olmasına rağmen aynı yılın ekim ayında, gönüllü olarak Moskova’da bir partizan birimine katıldı. Onu vazgeçirmeye çalışan annesine
“- Düşman çok yakın olduğunda ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmek mümkün olmaz.” Dedi.
Zoya’nın partizan birimi olan 9903’e atandı. İşgal altındaki bölgelerde oluşturulan düzensiz askeri güçlere katıldı, kod adı Tanya oldu.
Ekim 1941’de birliğine katıldı, ancak katıldığı savaştan bin kişiden sadece yarısı savaştan sağ çıktı.
Ama Zoya eylemlerini daha da sıklaştırırken karşısına çıkacak tüm tehlikelerin farkındaydı ve sonuçlarına da hazırdı.
“- Düşersek kahramanlar gibi düşeriz” demişti.
Bir görev esnasında erkekler daha tehlikeli işleri icra etmeleri için gruptan ayrılınca Zoya
“- Zorlukların eşit paylaşılması gerektiğini” söyleyerek bu ayrımcılığa karşı çıktı.
Naro-Fominsk yakınlarındaki Obukhovo köyünde diğer partizanlarla cephe bölgesine ye geçti ve Almanlar tarafından işgal edilen topraklara girdiler. 27 Kasım 1941 tarihinde bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için bir emir aldı.
Boris Kraynev’in komutanlığındaki grupta bulunan Zoya ve Vasily Klubkov köydeki Alman asker ve subayların kaldığı evlere ateş açtı. At ahırları ve evleri ateşe vermeyi başardı. Ardından Kraynev daha önceden belirlemiş oldukları buluşma noktasına gitti ancak yoldaşlarını beklemeden buradan ayrıldı. Klubkov Naziler tarafından yakalandı. Yalnız kalan Zoya, Petrishchevo’ya dönerek işgal edilen köydeki eylemlerine devam etti.
Alman askerler her noktaya, işbirliği yaptıkları Rus işbirlikçisi köylüleri bekçi olarak yerleştirmişti. Zoya’yı fark edip gören bu bekçilerden biri, bir şişe votka karşılığında Zoya’yı Nazilere ihbar etti.
Naziler tarafından Zoya’yı yakalayıp esir alındı. Onu, kumanda merkezi olarak kullandıkları askeri barakaya götürdüler.
Evdeki kadını bağırarak mutfağa gönderen komutan Zoya’yı bizzat kendisi sorguladı.
Yakalandıktan sonra işkence gördü, Gece boyunca yapılan sorguda tecavüz edildi, aşağılandı ve sistematik ne varsa uygulandı ama o hiçbir şey söylemedi. Tek bir sır vermedi. İşkence ve tecavüze rağmen ağzından tek bir sözcük alamadılar konuşmadı. Sadece
“- Benim adım Tanya” dedi.
27 Ocak 1942’de Sovyet gazeteci Pyotr Lidov, çeşitli görgü tanıklarının anlatımlarını bir araya getirerek Zoya’ya yapılanları anlattığı rapor niteliğinde bir haber hazırladı ve bu Sovyet gazetesi Pravda’da yayınladı
Ne adı, ne de bir sır döküldü Zoya’nın dilinden. İsmini sorduklarında ‘Tanya’ cevabını verdi.
Daha sonra cezaevinde bulunan bir Nazi çavuşu “Rus kahraman” olarak nitelendirdiği Zoya’nın tek kelime bile söylemediğini belirterek olay anını şöyle anlattı.
“- Arkadaşlarına ihanet etmeyecekti. Soğuk nedeniyle rengi maviye döndü, yaralarından kan aktı, ama yine de hiçbir şey söylemedi… Dudakları kanlı ve şişti.
Anlatımlara göre, Zoya üzerinde sadece iç çamaşırları ve gömleği ile kalacak şekilde soyularak gece boyunca ağır işkencelere maruz bırakıldı.
Ve yine tanık anlatımlarına göre, Zoya esir alındıktan sonra yapılan sorgulama süreci şöyle gelişti:
“- Kimsin?” diye sordu Albay.
“- Söylemem!”
“- Ahırı ateşe veren de sen miydin?”
“- Evet!”
“- Maksadın ne senin?”
“- Sizi yok etmek!”
…Sessizlik…
“- Ön cephe hattını ne zaman geçtin?”
“- Cuma günü.”
“- Çok hızlı gelmişsin buraya!”
“- Neden zamanı boşa harcamalı?”
Naziler Zoya’ya onu kimin gönderdiğini ve yanında kimlerin olduğunu sordular.
Zoya’nın yanıtı ise netti.
“- Hayır! Bilmiyorum, söylemeyeceğim.”
Bu sözün üstüne evi işkence sesleri sardı. Naziler Zoya’nın sırtındaki deriyi kesmişti.
“Bu işkenceye faşist bile dayanamadı”
Birkaç dakika sonra genç subay odadan mutfağa geldi kaçarcasına, başını ellerine aldı ve sorgunun sonuna kadar oturdu, gözlerini ve kulaklarını kapattı.
Görgü tanığı köylü işkencenin boyutunu “Faşistin bile sinirleri dayanamadı” sözleri ile anlatıyordu. Bu esnada içeriden işkenceci diğer askerlerin gülüş sesleri geliyordu.
Ev sahiplerinin saydığına göre iki yüz kere kırbaçlandı Zoya. Bu esnada sustu sustu ve sustu. Ve en son bir kez daha duyuldu artık kısılan sesi.
“- Hayır, söylemeyeceğim!”
Sorgusunda örgüte ve yoldaşlarına dair hiçbir bilgi vermeyen Zoya, o gün eski derecedeki dondurucu soğukta elleri arkadan bağlı olarak çıplak ayaklı bir şekilde kar üstünde yürütülüp başka bir eve götürüldü. Bu evin sahipleri Zoya’nın yüzündeki mavi ve siyaha dönmüş yaralarını, vücudundaki derin işkence izlerini lambanın loş ışığına rağmen seçmişti.
Zoya’nın ağzından tek bir bilgi dahi alamayan askerler bu dirençli genç kadın hakkında ölüm kararı verdi.
Kararın ardından ertesi sabah Zoya göğsünde “Kundakçı” yazılı bir tabela asılarak asılacağı ilçe merkezindeki alana yürütülerek götürüldü.
Gülümseyerek çıktığı sehpasında son sözleri şu oldu.
“- Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!”
Onu darağacına götürdüklerinde hayatının son cümlesini ve Almanlara söyledi.
“- Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız.” şeklinde son sözleri olduğu iddia edilmiştir ve 29 Kasım 1941 de idam edildi.
Zoya, öldükten sonra Rusların en saygın kadın kahramanlarından biri oldu.
Sovyetler Ordusu Ocak 1942’de bu toprakları ele geçirene kadar, Almanlar Zoya’nın cansız bedeni iki aya yakın süre boyunca asılmış halde idam sehpasında asılı bıraktılar.
Zoya’nın inancını ele geçiremeyenler onun cenazesine bile işkence etti, her önünden geçen Nazi askeri Zoya’nın cansız bedenine dipçikle vurdu, tekmeledi, en sonunda sol memesini kestiler. Bunun ardından, Nazi komutanı bu cinayetlerini gizlemek için Zoya’yı gömmeye karar verdi. Sovyetler Ocak 1942'de bu toprakları ele geçirmesinden hemen önce toprağa verilmiştir.
Sovyet partizanlarının toprakları işgalcilerden geri almasından kısa bir süre önce Zoya’nın cenazesi bu köye defnedildi. Ardındansa Moskova’daki Novodevichye Mezarlığı’na nakledildi.
Zoya’yı ihbar eden işbirlikçi, işgalin sona erdirilmesinin ardından Sovyet mahkemesinde yargılanarak cezalandırıldı.
Zoya Kosmodemyanskaya’ya ölümünden sonra Sovyetler Birliği Kahramanı ünvanı verildi.
Adı dilden dile ülkeden ülkeye yayılan Zoya sosyalist ve işgale karşı yürütülen mücadelenin bayrağı haline geldi.
İsimlerin insanların karakteri ile özdeş olduğunu söylerler, Zoya için bu söz öylesine doğruydu ki… Zoya’nın anlamı ‘yaşam’ demek. Yaşamın özü, soluğu idi Zoya da. Dünyada geçirdiği kısa sürenin her saniyesini hissederek yaşadı. En önemlisi de yürüdüğü yoldan bir an bile tereddüt etmeden. Zoya, ölü bedeni karların arasında sürüklenirken bile, yüzünde o muzaffer ve insan olmanın onurunu herkes onun yüzünde görebiliyordu.

Nazım Hikmet’in Zoya Kosmodemyanskaya için yazdığı şiir
zoe’ydi adı
ismim tanya dedi onlara
tanya;
bursa cezaevinde karşımda resmin
bursa cezaevinde,
belki duymamışsındır bile bursa’nın ismini
bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
bursa cezaevinde karşımda resmin
sene 1941 değil artık, sene 1945
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler
bizimkiler
bütün namuslu dünyanınkiler..
tanya;
senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
ama ben yaşıyorum
ama sen öldün
sen çoktan dünyada yoksun
zaten ne kadar az kaldın orada
on sekiz senecik…
doyamadın güneşin sıcaklığına bile…
tanya;
sen asılan partizan, ben hapiste şair
sen kızım, sen yoldaşım
resmin üstüne eğiliyor başım
kaşların incecik, gözlerin badem gibi
renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler.
bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de…
tanya;
saçların ne kadar kısa kesilmiş
oğlum memet’inkinden farkı yok
alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz,
henüz çocuk boynu boynun
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
süsünü sevsinler mini mini kadın.
arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine;
_tanya
senin yaşında bir kızım var.
_tanya
kız kardeşim senin yaşında
_tanya
senin yaşında sevdiğim kız
bizim memleket sıcaktır
bizde kıslar tez kadınlaşır..
_tanya
senin yaşında kızlarla
okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız
tanya;
sen öldün ne kadar namuslu insan öldü
ve öldürülmekte
ama ben,
söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana
ama ben yedi yıldır kavgada
hayatımı tehlikeye koymadan
hapiste de olsa da yaşıyorum
sabah oldu tanya’yı giydirdiler
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
iç etmişlerdi onları
torbasını giydirdiler
torbada benzin şişelesi, kibrit,
kurşun, tuz, şeker…
şişelesi boynuna astılar
torbasını verdiler sırtına
göğsüne bir de yazı yazdılar
“partizan”
köyün meydanına kuruldu darağacı
atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri
zorla seyre getirdiler köylüleri
iki sandık üst üste
iki makarna sandığı
sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır
urganın ucunda ilmik
partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik…
nazlı boynuna ilmiği geçirdiler
bir subay fotoğrafa meraklı
bir subay elinde makine; Kodak
bir subay resim alacak
tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden
“ _ kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
soluk aldırmayın faşistlere
yakın, yıkın, öldürün….”
bir alman vurdu ağzına partizanın
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
“_ biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler
teslim olun vakit varken…”
kolhozlular kan ağlıyorlardı,
cellat çekti ipi
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi insan
“_ kardeşler
hoşça kalın
kardeşler
kavga sonuna kadar
duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler…”
cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
sandıklar yuvarlandılar
ve tanya sallandı ipin ucunda…

Ona ithafen şarkılar, şiirler yazıldı. Bunlardan biri de Nazım Hikmet’in kaleme aldığı “Tanya” isimli şiirdi.
Kıştı. Şubat. 1945. Nazım Bursa’da yatıyor. Annesi Celile Hikmet onu ziyarete gider. Celile Hanım çantasından bir Fransız gazetesinden haber kupürünü verir Nazım’a: “Nazım, bunu bilmelisin.” Fransız gazetesi genç bir Rus kadının fotoğraflı haberini yayınlamıştı. Fransa artık özgürdü. Faşistler Almanya’ya çekilmişti. Kızıl Ordu Avrupa’yı doğudan kurtararak, Amerikalı ve Britanyalılar batıdan Berlin’e ilerliyorlardı. Smolensk yakınlarında öldürülen Alman askerlerinin fotoğraf makinesinde bulunmuştu genç kadının resimleri. 1943’te yayınlandı ilk kez bu resimler. Genç kadının kahramanlığı savaşan milyonlarca çocuk ve gencin anısında tüm dünyaya yayıldı, Fransa’dan İstanbul’a geldi, sonra Nazım’ı Bursa’da buldu. Cephelerden gelen haberleri çok yakından takip eden, müttefik ordularının ilerleyişini haritada işaretleyen Nazım, kaleme alır Tanya şiirini. Ertesi gün annesi Celile Hanım’a şiiri ezberletir. Yasaklı şiiri özgür kılmanın tek yolu budur. Artık gözlerine neredeyse tamamen perde inen Celile Hanım şiiri ezberinden okuyarak yazdırır İstanbul’da. Genç kadının kahramanlık hikâyesi gibi Nazım’ın şiiri de tüm dünyaya ulaşır… ve Zoya’nın annesine de ulaşır… Yıllar sonra iki partizan evladı kaybeden kadın Nazım’ı görecektir ve ona “Zoya’ mı unutmadığın için teşekkür ederim” diyecektir.
Nazım bu şiiri yazdıktan sonra 1951’de Moskova’ya gider. Uçakla havaalanına iner. Büyük bir ilgiyle karşılanır, yazar ve şair arkadaşları onu karşılar. Kucak dolu güller Nazım’a verilir. Geri yandan bir kadın yaklaşır ve o da bir gül uzatır, şöyle der;
“Ben Zoya’nın annesiyim, hapishanede yazdığınız Zoya şiirinin kahramanı benim kızımdır!”

23 Nisan 2020

Medya


medya

Siyasetçilerimiz halkı iyi davranışlara özendirmek ve böylece yanlış davranışlarla mücadeleye teşvik etmek istiyor.  
Bakanlıkların yeni kısıtlamalar uygulanabileceği yönündeki açıklaması vatandaşa bir çağrı olarak da yorumlanabilir.
Bu çağrının temel mesajı, halkının kendi başına ve özgür iradesiyle daha az sokağa çıkmaya karar vermesi gerektiği. Ancak aksi halde belki de kısıtlamalara gidilmesi gerekecek.

Medyadan talebim.
Çin'in uyguladığı kontrol sisteminin, Covid-19'u durdurmakta çok daha verimli olduğunu tekrarlamaktan vazgeçin artık.
Çin'deki rejim önce kamusal alanlarda içki içmeyi,
Caddede yanlış yerde karşıdan karşıya geçmeyi ve Kuran okumayı yasaklarken,
Otalitarizmin etkinliği yurttaşın korunmasından ziyade rejimin ayakta kalmasını önceliyor.

Korona krizi, Çin örneğinden esinlenen bütün hükümet başkanları için otoriter yönetim ve baskı kurmak için bir bahaneye dönüştü. Hollanda Korona krizinde, Çin'in antitezi gibi davranıyor. Katı iş ahlakı ve yüksek verimliliğe sahip bu minik ülke, bu krizle otoriter önlemler alınmaksızın da mücadele edilebileceğini dünyanın geri kalanına gösterebilirse, bunun içinde bulunduğumuz dönemde bir sakıncası olmayacaktır.

Tek sesimiz olan medyada
Haberlerin çoğu Korona virüsle ilgili olduğundan dünyada bunun dışında ne olup bittiğinden haberimiz yok. Bunun suçlusu bizim medyamız değil. AB’nin ve dünyanın durumu da farklı değil.
Hepsi haberleri aynı ajanslardan alıyor. Demokrasi kısıtlanıyor, halk yoksullaşıyor ve sert bir neoliberalizm devreye alınıyor.

Bu yüzden şu anda sakin kalabilmek.
Akılcı düşünebilmek
ve sosyal medyadaki her habere inanmamak çok önemli.

Medya bugün her zamankinden daha önemli.

Herkesin sadece küresel salgını düşündüğü bu günlerde medyanın iktidardakileri denetleme görevi çok daha önemli.

Aklımızı ne zaman kullanacağız?

Aklımızı ne zaman kullanacağız?

Akıl, anlama ve kavrama gücü olarak tanımlansa da bilinçli bir şekilde anlam oluşturma, gerçekleri kurma ve doğrulayabilme, seçenekleri muhakeme edebilme, mevcut ya da yeni bilgileri mantık bağları çerçevesinde yargılayabilme yetileri olarak farklı tanımları da mevcuttur.
İnsana dair her şeyde olduğu gibi “aklın” tanımında da kesin bir uzlaşı sağlandığını söylemek güçtür.
Benzersiz bir şey mi yoksa doğadaki bir şeyin düzeyi midir pek anlaşılamamıştır.
Bilgi çalışmalarında aklı kullanmak tabiriyle mantık ilişkisi kurmak kast edilmektedir.
Dış dünyadan duyularla alınan verilerin ve hafızadaki resimlerin bilgiye dönüştürülmesi akıl sayesinde mümkün olabilmektedir. Gerekçelendirilmiş bilgi ise aklın üst düzey kullanımı olan mantık ile sağlanır.
Aristo’ya göre, “bilmek, nedenleri bilmektir.” Gerçekten de diğer türlü bilmeler sadece tekrardan ibaret olmakta, sebebini bilmeden söylediğimiz şey bizim için gerçek olamamaktadır. Biliyorum diyebilmek için nedenini bilmek, bunun için de aklı kullanmak gerekmektedir.
Locke’ye göre, “hayvanlar da bazı nedenselliklere sahiptir. Ancak insanlar, neden ve sonuçtan başka üçüncü bir aşamaya, kıyas yapmaya sahiptir.”

Şimdi insanlar, geç olmadan hemen bugün, aklını, mantığını ve kıyaslamayı kullanarak. Şunları sorgulamalıdırlar.
Koronavirüs nedir?
Koronavirüs kimlere yarıyor? Kimlere zarar veriyor?
Esnek çalışma saatleri ve evden çalışma modelleri, e-ticaret,  ülkelerinin ekonomisi,
OHAL ve KHK’li yönetim modellerini,
Parlamentoların güçsüzleştirilmesini, otoriter yönetimi, otokrasiyi, diktatörlüğü,
daha kapalı, daha muhtaç ve daha az özgür bir dünyayı yorumlamalıdır.
Ayrıca, dünya tarihine geçecek 2020 sonrası adının ne olacağını şimdiden kestiremediğim bu çağda, koronavirüs, kimler için yararlı bir amaca hizmet edecek?
Çoğulcu toplumların temel özelliği olan demokratik karar alma mekanizmalarına mı?
Demokratik kontrol mekanizmalarına tabi olmayan liderlerin kendi dünya görüşlerine aykırı her şeyi mümkün olduğunca örtbas etmelerine mi?
Aynı yöntemle, demokrasilerde koronavirüsle mücadelede kullanılan önlemler tartışılmalı, gündeme gelebilmelidir. Hatta bu tartışmaların sürecin en başından itibaren yapılması zorunlu olmalı. Birçok siyasetçi, konunun kendi geleceklerini tehlikeye atabilecek bir potansiyele sahip olması nedeniyle bu tartışmadan adeta virüsten kaçar gibi kaçmaktadır. Ancak bu konuda yürütülen tartışmaların yayılmasını, ortaya çıkmasını engellemenin yolunu eleştirileri bastırmakta bulmuşlar.

Koronavirüs ve onunla mücadele için getirdikleri yasaklar, mevcut eşitsizliklere ışık tutmakla kalmıyor yeni eşitsizliklere de zemin oluşturuyor. Tüm ülkeler hastalığı yenmenin ötesinde bir sınavdan geçmektedir. Bugünkü çıkar ortaklığı duygusu, kriz sonrasında toplumları biçimlendirecek mi?
İnsanlardan fedakârlık talep etmek için herkese yarayacak bir toplumsal sözleşmeye sahip olmanın faydasını Batı’nın liderleri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında öğrenmişlerdi.
İnsanlar bugün aklını kullanmayacaksa ne zaman kullanacak.

Yazımı “Devlet benim” sözüyle ünlü XIV. Louis’in Fransa’yı 72 yıl mutlak monarşiyle yönettiği aklımızda olsun diyerek bitireyim.

Biliniz ki Devlet

  Ünlü hukukçu ve fıkıh uzmanı. El-Maverdi 972-1058 arası yaşamıştır ve Alboacen olarak da bilinmektedir. şöyle der:   “…Biliniz ki devl...