16 Mayıs 2020

Adalet


Adalet

 

Hukuk fakültesinde bir profesör unvanına sahip bir hoca derse girer ve bir öğrenciye adını sorar.

Öğrenci, ‘‘Ali” diye yanıt verir. Hoca bir anda: ‘‘Defol bu sınıftan, bir daha asla dersime gelme” diye hiddetle çıkışır.

Bütün öğrenciler şaşkınlık içindedir. Neye uğradığı şaşıran Ali de sınıfı terk eder. Herkes ne olduğunu anlamak için beklemektedir ancak kimseden tek bir ses çıkmaz.

Hoca sınıftaki sessizlikle beraber ileri geri yavaş yavaş dolaşmaya başlar. Bütün öğrencileri şöyle biraz süzdükten sonra, tabi bu arada herkes hocayla göz temasından kaçınıyor, dersi anlatmaya başlar.

Hoca:

-  ‘‘Kanunlar ne için vardır?” diye sorar ve ders başlar.

Öğrencilerden birçok yanıt gelir. Bir öğrenci “düzeni korumak için,” diğeri “toplumda yaşayan bireylerin hak ve hürriyetini sağlamak için,” öbürü “yaşam haklarını idame ettirmek için” bir başkası “devlete güveni temin etmek için” veya “o devletin saygın bir vatandaşı olduğunu göstermek için,” bir diğeri ise “her yerde hakkını yasalar çerçevesinde arayacağını bilmek ve devletin vatandaşına haklarını nasıl arayacağını göstermek için” der.

Hoca başka diye tekrar sorunca, bir öğrenci de:

-  Adalet için, diye yanıt vermiş.

Bu yanıtı verene hoca parmağı ile işaret ederek, işte aradığım yanıt bu dercesine:

-  Peki, az önce arkadaşınıza adaletsiz davrandım mı?

Herkes aynı yanıtı verir:

-  Evet hocam.

Hoca sınıfın kapısını açarak dışarıdaki öğrencisini içeri alır ve teşekkür edip yerine geçebileceğini söyler. Herkes bunun önceden planlanmış bir senaryo olduğunu anlar. Fakat hoca son sözlerini söylememiştir henüz:

-  Peki, hepiniz şahit olmanıza rağmen neden tepki göstermediniz, bir açıklama istemediniz ya da arkadaşınızın hakkını savunmadınız?

Sınıfta derin bir sessizlik.

Hoca sözlerini şu sözlerle bitirir:

- Bakın sevgili arkadaşlar, bu olaydan hepinizin çıkarması gereken bir öğüt var. Bunu size yüz saat sınıfta ders versem anlatamazdım

- Asla bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetinde olmayın. O yılan bir gün mutlaka sizi de sokacaktır. Adaletsizliğe şahit olup göz yuman insanlar haysiyet ve onurlarını kaybetmeye mahkûmdurlar. Bir şahsa karşı yapılan haksızlık, herkese karşı yapılmış bir tehdit demektir.

 

İyi ki, parlamentolar amfilere ve adaleti arayan Ali’nin arkadaşlarına benzemiyor. Yoksa benziyor mu dersiniz? Bazılarınız bu duruma istisnai bir durumdur diyebilir. Lipset, “İstisnailik kurumların devamlılığının yanı sıra tarihsel ve kültürel güçlerin eşsizliğini vurgulayan bir teoridir” der.

Günümüzde tüm siyasi parti kolektivistlerinin kendi güç ve yeniden dağıtım arzularını desteklemek için adaletin dilini kullanmaya çalışmaları anlaşılabilir. Ama hukuk, adalet ve özgürlük gibi kavramları tanımlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Toplumsal adalet talepleri, gerçek adalete ve özgür topluma yönelik ciddî birer tehdittir bu tür gelişmeleri kabullenmek yerine sert bir şekilde karşı koymak gerekir. Bana göre adalete olan bağlılık, sosyal adalet düşüncesini kabul etmememizi gerektirir.

Hepimiz, “mahkeme ne derse hukuk odur” sözünü duymuşuz.

Peki, mahkemenin aldığı kararla adalet uygulanmıştır diyebilir miyiz?

Çünkü mahkemelerin hukukun ne olduğunu belirleme konusunda, daima haklı oldukları, kararlarının içtihat niteliği taşıdığını, yani mahkeme anayasayı belli bir biçimde yorumladıysa bunun gelecekte de zorunlu olarak geçerli yorum olacağı anlamına da gelebilir.

Ya da mahkeme kararlarını en azından pratik nedenlerle tanımamıza rağmen, mahkemelerin tek tek olaylarla ilgili yanılabilecekleri yolundaki düşüncelerimizi saklı tutmamız gerektiği anlamına da gelebilir.

Genel anlamda incelersek unvanları kulağa benzer gelse de “kanun devleti” ve “hukuk devleti” de birbirinden çok farklıdır

Kanun devleti, kanunlar çerçevesinde hareket eden devlet demektir. Yani çoğunluğun iktidardaki oluşturduğu kanunlarla aracılığıyla her yöntemin meşru kılınabileceği bir sistemdir. İşte tam bu çizgide hukuk devletinden ayrılır. Hukuk kelimesinin ne olduğunu kavradığımız zaman bu ayrımı da kolaylıkla anlamlandırabiliriz. Hukuk devleti olabilmenin yolu hak ve hukuku gözetmekten geçiyor, devletlerin çoğunlukçu değil, çoğulcu hareket etmesi gerekir. Hukuk ve kanun devleti arasındaki bir diğer belirgin fark ise, kanun devleti yapılan kanunlar çerçevesinde hareket ederken; hukuk devleti ise, hak ve hukuk ve evrensel insan hakları değerleri çerçevesinde hareket etmektedir.

Hukuk devleti, hukuku her zaman uygulayan genel ve özel kanunlarla anayasanın tanıdığı hak ve özgürlükleri mümkün mertebede hukukun tanımına uygun olarak bireyler arasında uygularken; kanun devleti ise erkin yarattığı ve düzenlediği çerçevede yaşama hakkı veren devlettir. Hukuk devletinde birey hak sahibi olurken, kanun devletinde hak bireye tanınan ya da bahşedilen bir menfaat olabilmektedir.

Örneğin bugün Kim Jong’un Kuzey Kore’sinde de olduğu gibi, geçmişte Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Franko İspanyasının da adalet sarayları, mahkemeleri, yargıçları ve kanunları vardı. Şöyle ki mahkemelerin temel işlevi kanunların gereğini yerine getirmektir. Ama kanunların hukuki olup olmadığı temel insan hakları normlarıyla örtüşüp örtüşmediği hususları ise hukuk devleti olup olmamakla ilgilidir.

Antikçağ filozofları, adaletin, iyi bir toplumun temelini oluşturduğuna inandıklarını bize aktarmakla çok haklılarmış.

Adaleti tartışma yaratmayacak ölçüde soyut, kullanılacak kadar da somut bir kavram olarak belirtmek, yani hukuk, adalet ve özgürlük gibi kavramları tanımlamak zordur,

Hâlbuki insan hakları, yasama için temel normlar olmalıdır. “Hukuku” ve “hukuk devletini” değerli kılan, “adalet” ve bu ana fikirlerle düzenlenen insan haklarıdır.

Kabullendirilmiş adaletsizlikleri onaylamaya yarayan adalet yerine William Watson’ın dediği gibi, “Bırakın Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.”

 


13 Mayıs 2020

Ülke ve Özgürlük



Ülke ve Özgürlük


 

Geçen gece, Jim Allen'in yazdığı, İngiliz yönetmen Ken Loach'un 1995 yapımı Ülke ve Özgürlük filmi beğenerek iki defa seyrettim. İsterseniz sizde aşağıda yazdığım adreslerden izleyebilirsiniz.
https://tafdi.org/izle/altyazili/1960-land-and-freedom
https://vimeo.com/10640760       
Filmin Konusu, 1936-39 yıllarındaki yaşanan İspanya’da İç Savaş’ında, Cumhuriyetçilerin cephesinde, solcuların kendi aralarında ve köylülerle aralarında yaşananları anlatmaktadır.
O dönemde, faşistlere karşı savaşmak üzere dünyanın birçok ülkesinden İspanya’ya gelen anti-faşistler, milislerde görev alır. Filmde, İngiltere’den İspanya’ya gelerek anti-faşistlerle savaşan işsiz David’in, milislerin içinde yaşadıkları İspanya İç Savaş’ının tarihsel boyutu ile birlikte aktarılmış. Ayrıca kendi içlerinde bölünmüş Cumhuriyetçilerin, Milliyetçilere karşı zayıf yönünü ortaya koymaktadır.
Filmin başında gösterilen iç savaşla ilgili belgesel görüntüleri ve Bavul’un içinden çıkan, gazete kupürleri yazılar da o dönemin tarihini yansıtıyor. Gazetelerde şunlar yazılıdır.
“Herkes Ayağa! İspanya Cumhuriyetini Savunun.”
“İspanyol Birlikleri Fas’ta Ayaklandı.”
“Franko Malagada’yı Ele Geçirdi. Madrid’de Pek Çok Ölü Var.”
“Madrid Ağır Bombardımana Maruz Kaldı Bombalar Şehrin Kalbini Harap Etti. Nazi Uçakları Caddelerde Sivillere Ateş Ediyor.”
“Alman Kartalları Guernica'yı Bombaladı.”
“İspanyol Troçkistleri Franko'yla Entrika İçinde.”

İç savaşa yönelik önemli sayılabilecek bazı bilgiler de gazete haberi olarak verilmiş, böylece anlatılan filmin hikâyesi, tarihi yeniden kurgulayarak gerçekçi bir biçimde yansıtılmıştır.
Filimde, Toprak sahibi Pepe ise Lawrence’ın söylemiş olduğu sloganlarını dış dünyaya karşı hafifletmeleri ve toprak sahiplerinin köylülerin yanlarında olmaları için toprakları kolektifleştirmemeleri gerektiği konusunda hem fikir olur. Toprağın kolektifleştirilmesi konusunda yapılan oylamada hayır oyunu kullanır.
Milis Lawrence, İç savaşta halkın, sadece Franco ile değil Mussolini ve Hitler ile de savaştığı söyler. Rusya ve Meksika dışındaki ülkelerin İspanya’daki sol direnişine sırtını döndüğü anlatır. (Benim, İspanya İç Savaşı hakkındaki bilgilerime göre Rusya’nın yardımdan çok zararı olmuştur.) Milisteki diğer arkadaşları devrimin hemen yapılması gerektiğini savunur. Topraklar kolektifleştirildiğinde Almanya ve İtalya’da yaşayan halkın da onları örnek alacağı söylenir.
İç savaş döneminde cephelerde baş gösteren erzak ve silah temini gibi yaşamak için temel ihtiyaca yönelik sıkıntılar, özellikle toprakların kolektifleştirilmesinin tartışıldığı sahnede vurgulanmaktadır.
O dönemde köylüler durumlarını düzeltmek için zenginlerin topraklarını zor kullanarak ele koyulur. Toprağın kolektifleştirilmesi sahnesi, hem İspanya iç savaşının mevcut koşullarına değindiğinden, hem de dünyada iç savaşın yankısının nasıl karşılandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu sahnede savaşın içinde olan köylüler, toprak sahipleri ve direnişi gerçekleştiren sol cephesinin bir arada olmasıyla, iç savaşa, sol cephesinden bakarak kendi içinde yaşamış oldukları ayrılıkları görmek mümkündür.
Filimde bu bağlamda toplantıyı temsil eden üç gruptan köylüleri Teresa, toprak sahiplerini Pepe ve milis Lawrence yapmış olduğu söylemlere konu olan kolektifleştirme de Don Julian’ın topraklarının kamulaştırılıp yeniden dağıtılması.
Milis “Bu köyün ötesini düşünmenizi istiyorum tamam mı? Daha büyük bir resme bakın. Tamam, İspanyol halkının kendi başına Franko’yu alaşağı edeceğinden şüphem yok. Ama sizler sadece Franko’yla savaşmıyorsunuz. Artık karşınızda Mussolini ve Hitler’de var.” Diğer Milis “Ben Almanya’dan geldim. Bizler devrim istiyorduk ve ne oldu? Avrupa’daki en güçlü harekettik. En örgütlü işçi hareketi. Sendikalarda örgütlü altı milyon kişiydik ve ne oldu? Hitler, Sosyalistler ve komünistler bizlere devrimimizi sonra yapmamızı söylerdiler. Ama ben derim ki, devrimi şimdi yapalım.” Tartışmalarındaki sahnelerle faşizme karşı mücadele edenlerin tartışmadan öteye gidemeyip fikir birliklerin olmadığını göstermeye çalışılmış.
Ayrıca, İspanya iç savaşında toprak sahiplerinin, topraklarının kolektifleştirilmesini istemedikleri için Franko’nun yanında yer aldığı açıklanmıştır. Franko’yu destekleyen diğer bir kesimin ise din adamları olduğu da belirtilmiştir. Filminde, kilisenin Franko’nun yanında olduğu tarihsel gerçekliği, David ve bağlı olduğu milisin faşistlerin elinde olan kasabayı kurtarmaya çalışırken, hem halktan hem de milisten insanları kaybetmesiyle aktarılmaktadır. Ayrıca devrimcilerin papaz yüzünden ölmesi ve papazın devrime ihanet etmesiyle gösterilmektedir. Papaz öldürüldükten sonra kiliseden çıkarılan eşyaların halk tarafından yakılması da o dönemde köylülerin ve işçi sınıfının devrimin yanında olduklarının göstergesidir.

Filmde, Faşistlerin cephesinde neler olduğunu göstermemektedir. İç savaş tarihinin sol cephesine odaklanmaktadır. Ayrıca sol cephede iç savaşla yaşanan gelişmeleri aktarırken, sağ cephede ve dünyada iç savaşın nasıl geliştiğini; David’in sevgilisi Kit’e yazdığı mektuplarla, gazete manşetleriyle ve sol cephesinde yapılan diyaloglarla yansıtmaktadır.
David’in yazmış olduğu mektuplarla, sol cephesinde, Rusya’nın solu desteklediğine ve sola yardım edebileceklerine dair bir beklentinin oluştuğu aktarılmıştır. Ayrıca, savaşı faşistlerin kazanacağına dair ilk sinyaller de mektupta verilmektedir. David’in Kit’e yazmış olduğu mektuplar, İspanya iç savaşı tarihinin yeniden kurgulanarak aktarıldığı bir kaynak gibi düşünülebilir. Bu durumun gerçekmiş gibi yansıtılmasının sebebi olarak, David’in savaş dönemindeki fotoğrafları ile o dönemde biriktirmiş olduğu, iç savaşla ilgili gazete sayfaları örnek verilebilir.
Filmde Katalanca, İspanyolca ve İngilizce olmak üzere üç dil konuşulması İç savaşın sadece İspanya’yı değil aynı zamanda tüm dünyayı da ilgilendirdiğinin bir göstergesidir. Ayrıca tarihsel gerçeklikten yola çıkarak, solun bir bütün olarak hareket etmesinden, solun içindeki ayrılıklara doğru geçiş diyaloglarla desteklenmektedir. Böylece savaşın başarılı olamamasının sebebinin, sol görüşlülerin kendi içinde yaşadığı ayrılıklar olduğu özellikle vurgulanmaktadır.
Filmde Solcuların toplantısında, Seminer konuşmacısı, POUM üyesi Vidal, David, Blanca, arasında geçen diyaloglarla solun birbirinden ayrılan düşünceleri de net bir şekilde ifade edilmektedir. Solun kendi içinde yaşadığı ayrılıkları açıkça ortaya koyan bir diğer olay da bu esnada gerçekleşmektedir. Köylüler tarafından toprakların kolektifleştirilmesinin tartışılması, milisin Yeni Halk Ordusu’na katılıp katılmayacağının belirlenmesi, POUM’un yasadışı ilan edilerek partililerden bazılarına tutuklama emirlerinin çıkarılması gibi olaylar ve bu olaylarda yer alan diyaloglar aktarılarak solun kendi içinde hangi görüşlerle ayrıldığını açıklamaktadır. Toprağın kolektifleştirilmesi ile ilgili olarak köylüler olumlu düşünürken toprak sahiplerinin bu duruma sıcak bakmaması, iç savaş tarihinde de savaşın çıkmasına sebep olan önemli bir sorun olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle büyük toprak sahiplerinin Franko’nun yanında yer aldığı belirtilmiştir. İspanya iç savaşı tarihine paralel olarak Franko’ya diğer bir destek de kiliseden gelmektedir. Filmde bu durum papazın Coogan’ı öldürmesi ve devrimci gençlerin yerini sağcılara söylemesiyle aktarılmıştır.
Filminde, İspanyol iç savaşının sol ve sağ cephesini iyi ya da kötüler olarak nitelendirmeden, sol cephede olup bitenlere odaklandığını söylemek mümkündür. Yönetmen, sol cepheyi gerek kendi içindeki görüş ayrılıkları, gerekse milisteki karakterlerin kendi içinde yaşadıkları politik ayrılıklar ve sorgulamalarla tarihsel çizgiden sapmadan ele alarak, var olan tarihi aktarmak için İspanya İç Savaşı yeniden kurguladığı söylenebilir.
Evden çıkmadığımız bugünlerde filmi seyretmenizi tavsiye ederim.
Faşizm 20. yüzyılın başlıca politik buluşu ve Bugüne kadar çekilen acıların çoğunun kaynağıdır.
Modern Batı politik kültürünün diğer temel akımlarının tümü muhafazakârlık, liberalizm, sosyalizm 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. Yüzyılın ortalarında olgunluklarına ulaşmışken Faşizm 1890’larda bile yoktu.
Engels, 1895’te Karl Marx’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” kitabının yeni baskısı için bir önsöz yazdığı sırada, daha geniş kitlelere tanınacak oy hakkının kaçınılmaz olarak sola doğru bir oy akışına sebep olacağına inanmıştı. O yıllarda Hem zaman hem de sayılar sosyalistlerin tarafındaydı.
Kitaba yazdığı önsözde Engels’e göre. “Bu şekilde devam ederse (sosyalistlerin oyundaki artış,) bu yüzyılın (19. Yüzyıl) sonunda biz (sosyalistler) toplumun orta katmanlarının çoğunu, küçük burjuvaları ve çiftçileri tarafımıza çekmiş ve ülkedeki en belirleyici güç hâline gelmiş olacağız...” “...Biz (sosyalistler) bu meşruiyet sayesinde kazandığımız güçlü kaslar ve pembe yanaklarla ebedi hayata benziyoruz. Muhafazakârların bu meşruiyeti kendi elleriyle delip geçmek dışında yapabilecekleri bir şey yok…”
Engels, Solun düşmanlarının engelleyici bir saldırıya geçeceğini bu şekilde tahmin etmiş olsa da 1895’te bunun yani Faşizmin kitlesel bir onay alacağını hayal bile edemezdi.

08 Mayıs 2020

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…


Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

 Koronavirüs sonrası dünyanın, demokrasi ve insan hakları açısından bugünden daha ileride olacağını söyleyebilir miyiz, söyleyemeyiz.
Neden mi?
Dünyanın karşı karşıya olduğu koronavirüs krizi, tüm hızıyla sürerken, birçok ülkede daha şimdiden, modern toplumsal yapının doğasına aykırı olarak “toplumların yapısal kötülüğü” yükselmeye ve “toplumların yapısal erdemleri” ve insan hakları uygulamaları gerilemeye başlamıştır.
Koronavirüs sonrası ülkelerin yönetimlerinde oluşacak ve toplumun önemli bir kesimi tarafından önceden kestirilemeyen kimi iyi ve kötü yönelimler, çağdaş demokratik toplumların yapısını büyük ihtimalle değiştirecektir. Ne yazık ki bizler de oluşacak bu tarz negatif değişimleri gayet doğalmış gibi kabullenmek durumunda kalacağız. Bu duruma yalnız reel ve rasyonel düşünebilen küçük bir azınlık, oluşacak tüm olumsuzluklara, baskılara, virüsle mücadele gerekçesi ile uygulamaya konulmuş özgürlükleri kısıtlayan yasalara (OHAL, KHK V.B.) rağmen direnmeye devam edecektir.
Dünyanın birçok ülkesinde, naftalin kokan liderlerin tamamı, toplumların pandemi korkusunu fırsata çevirip, bu krizi Allah’ın bir lütfu görerek koronavirüsle mücadele için aldıkları önlemleri ‘avantaja’(!) dönüştürme arayışı içinde. Toplumu alıştıra alıştıra parlamentoları görmezden gelerek ya da devre dışı bırakarak, süresi belli olmayan yasal ya da idari düzenlemelerle hedefledikleri otoriter yapının zeminlerini sağlamlaştırmaya çaba göstermekte, demokrasiyi engelleyen zincirin halkalarını tek tek birleştirmektedirler, hem de kalıcı olarak. Yaşanan bu tip krizleri de tıpkı diğer komplikasyonlarda olduğu gibi toplumun yararınaymış gibi renklendirerek sunma becerisini gösteriyorlar. Aslında buna beceri de denir mi tartışılır. Tüm devlet erklerinin, sivil toplum örgütlerinin ve medyanın tamamen kontrol altında tutulduğu durumlarda toplumu manipüle edebilmeyi bir beceri olarak görmek başlı başına tartışılması gereken bir konu.
Ayrıca bunları, koronavirüslü kara propaganda, sansürlü medya desteği ile yaparken, korku sarmalına girmiş halkı da yanlarında göstererek koronavirüsle mücadeleye engel olunuyor diye virüsle mücadelenin bilimsel önerilerini dile getirerek, uygulanan önlemlerin virüsle mücadele olmadığını seslendiren, yazan ve çizen farklı sesleri susturuyorlar. Merak ediyorum, hukuku yok sayma süreci daha da hızlanmışken, toplumun üzerine nakış gibi işlenen bu negatif uygulamaları, “sistematik ve büyük ölçekli olarak engellenmesini kimler nasıl protesto edecek?” Zira tüm projektörler krize yönelmiş ve doğal olarak herkesin dikkati koronavirüs krizine kilitlenmiş durumda. Zaten AB üyesi bazı devletlerin her geçen gün daha da sertleşen insan hakları ihlallerini ifşa edecek medya kaynaklarının sayısının son derece kısıtlı olması da bu durumu doğrulamaktadır. Bir de Avrupalıların “eşitliğin içine doğup, toplumsal durumların da eşitliği hâkim kılmak adına özgürlüklerini reddetme” gibi bir geleneklere sahip olmalarına rağmen.
Koronavirüs sonrası sosyal koşullar daha eşit olmaya başlayınca, her bir birey kendi kaderleriyle baş başa kalacak, bu bireyler sesiz kalıp kimseden bir şey de beklemeyecekleri gibi, empoze edilen korku ve baskı nedeniyle de bu baskından hayır görenleri denetlemek istemeyeceklerdir. Öte yandan, yönetenlerin koronavirüsle ele geçirdikleri insan hakları kısıtlamalarının eksik kalan bölümleri için de böylece uygun zemin tamamlanmış olur. Yani bu uygulamalarla, Oluşacak demokratik olmayan yönetimler, din ve özellikle ulus milliyetçiliği içinde bulunduran, otokrasi, demokratik despotizm ile bireylerin hayat tarzlarını ve sosyal hayatın tüm alanlarını, bugünkü ve ileride olama ihtimali olan pandemilerden korunma bahanesi ile toplumları merkezi yönetimin siyasal baskılarına maruz bırakacaklardır.
John Stuart Mill’in söylediği gibi “Demokratik toplumların karşı karşıya kalacağı diğer bir en önemli tehdit de “demokratik despotizm” ve “çoğunluğun despotizmidir.” Toplumlarda bu durumun uygulanma imkânı oluşursa, insanlık onuruna yönelik demokratik tehdit, despotizmin tehdidinden daha ağır olacaktır.
Sözde “demokrasi” adı altında ulusal korkuyla yönetilen toplumlardaki “korkuya dayalı bir doğası bulunan despotizmin yaşaması için, insanları parçalı halde tutmaya koronavirüs iyi bir gerekçe oldu.
Geleneksel insan ve modern insan, iyilikleri ve kötülükleri birbirinden farklı olan iki ayrı dünyada yaşamaktadır. Bu nedenle yeni oluşacak düzeni, eski veya yeni değerlerle yargılama yanlışlığına düşülmeden insan hakları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Locke “Kanunların amacı özgürlüğü ortadan kaldırmak ya da kısıtlamak değil, onu korumak ve genişletmektir” der.
Koronavirüs öncesi toplumun bazı değer ve kurumlarını geride bırakarak, diğerlerini yeni toplumsal yapıya aktarmak da pek de mümkün değildir. Çünkü koşullarda eşitsizlik üzerine kurulu demokratik sosyal yapı ile koşullarda eşitlik üzerine kurulu demokratik sosyal yapı arasında geçirgen olmayan bir sınır bulunmaktadır.
Yazarken aklıma bir “Barracuda” balığının deneyi geldi onu anlatmadan geçmeyeyim. İki bölmeli bir deniz akvaryumunda, bir bölmeye vahşi bir “barracuda” (Iskarmoz, yırtıcı bir balık türü) bırakırlar, diğer bölmeye de uskumru balığı bırakırlar. Barracuda birden uskumrulara saldırmaya çalışır ama aradaki bölme buna engel olur. Burnunu defalarca vurduktan sonra denemekten vazgeçer. Yirmi bir gün sonra aradaki bölme kaldırılır. Ama “barracuda” yalnızca bölmenin önceden durduğu yere kadar yüzer ve durur. Çünkü bölmenin hala orada olduğuna inanmıştır. Bu deneyin aynısı, köpek balıklarına uygulandığında da aynı sonuca varılmıştır.
Ama insanlar balık değildir. Bölmeyi ancak onlar bırakır, onlar kaldırır veya bölmenin bırakılmasına sadece onlar engel olabilirler. Tüm insanların bölmelerin ve kompartımanların olmadığı bir dünyada yaşaması umuduyla yazımı bitireyim.

Biliniz ki Devlet

  Ünlü hukukçu ve fıkıh uzmanı. El-Maverdi 972-1058 arası yaşamıştır ve Alboacen olarak da bilinmektedir. şöyle der:   “…Biliniz ki devl...