26 Nisan 2014

我爱你 SENİ SEVİYORUM[1]

               İnsanda sevilmek kadar sihirli etki bırakan bir şey yoktur.
Seni, sizi, halkımı, kentimi, çevreyi, insanları vb. seviyorum en çok duyduğumuz sözlerdendir. Başkası tarafından sevildiğini duymak bizi mutlu eder, önemli olan sevildiğini hissetmektir. “Sevgi” denildiğinde genellikle akla ilk önce, iki karşı cins arasındaki duygusallık gelmektedir.
Merak ederim, Sevmek “karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor?” Sevgi sözcüğünü incelediğimizde, bizi “aşk[2]” tanımına götürürse de sevginin tam anlamıyla tanımlanamayacağını düşünülmekte olduğu görüyoruz. Genel olarak, hoşa giden bir şeye eğilim (yöneldiği hedefe); tutkuya dek varabilen bir ruh durumu. (sevgiliye, çocuğa, aileye, kardeşe, Allah’a[3], Bir nedene dayandırılamayan duygudaşlık (sympathie), uzun süre içinde oluşup gelişen kişisel gönül dostluğu, Doğaya, vatana ve benzerlerine duyulan sevgi.) Biçimlerine bağlı olarak büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Şefkat, merhamet ve fedakârlık sevginin farklı yansımalarıdır.
Neo-spiritüalist düşünceye göre: Sevgi insanların ruhunda bulunan değerli ve olumlu bir yetenektir. Fakat insanlar bu yeteneklerini her zaman ideale yakın bir değer olarak kullanamamaktadırlar. Yani insanlar birbirlerini gerektiği gibi sevememektedirler. Sevgi her şeyden önce fedakârlıktır, yani hiçbir karşılık beklemeden başkasına kendinden bir şeyler vermek esasına dayanır. Gerçek sevgi merhamet, şefkat, fedakârlık gibi diğerkâmca davranışlarla, uygulamalarla kendini gösterir; aksi takdirde kuru bir laftan ibaret kalır.
Eski Yunan felsefesinde sevgi evrende birleştirici ilkedir (Empedokies), Platon'da[4] güzele duyulan sevgi (Eros) ideaların bilgisine götüren yoldur, yardım elini uzatma anlamındaki sevgi (Caritas) ve hastalara, acı çekenlere, yoksullara duyulan sevgi (agape), giderek hiç bir ayırma yapmaksızın tüm insanlara gösterilen sevgi (insanlık sevgisi)
Sokrates “aşk” konusunda şunları söylemiştir: “Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır. Aşk, yalnız güzelliği bulmayı değil aynı zamanda onu yaratmaya ve devama iştahlıdır. Fani vücutta ebediyetin tohumlarını yetiştirmeye iştahlıdır. Bunun için iki cins birbirini sevmektedir. Kendilerini tekrar yaratmak ve böylece zamanı ebediyete kadar uzatmak isterler. İşte bunun için ebeveyn çocuklarını severler. Sevişen ana babanın ruhları yalnız çocukları vücuda getirmez. Bunlar aynı zamanda ebedi güzellik arzusunun arayıcılarını ve haleflerini de vücuda getirirler.”
Eckhardt, vaazlarının birinde Aziz Augustin’in “insan sevdiği şeydir, O taşı severse taş olur, insanı severse insan, Allah’ı severse… daha fazlasını söylemeyeceğim; çünkü onun Allah olacağını söylersem beni taşa tutabilirsiniz”[5] dediğini aktarmaktadır.
Sevginin türlerine ilişkin ilk psikiyatri dalında çalışma Sigmund Freud tarafından yapılmıştır. Freud, her konuda olduğu gibi sevginin her türlüsünün kaynağının cinsellik olduğunu söyler. Bu görüşüyle çok büyük eleştiriler alsa da, biyolojik olarak sevginin, hormonlar ya da kimyasallar bakımından cinsellikten başka bir kanyağı yoktur. Freud'a göre sevginin bütün diğer türleri gelişen yüceltmelerin sonucudur ve cinsellikten türemiştir. Bu konuda özellikle yerli kültürlerindeki “totem-tabu” anlayışı üzerinde inceleme yapmıştır.
Şimdi de Sevgi türlerinden bir kaçına bakalım
Anne Sevgisi: Bilimde anne sevgisi: annenin çocuğuna duyduğu karşılıksız, sonsuz sevginin kaynağı doğum sonrası salgılanan hormonlardır. Bu hormonlar yalnız kadınlarda (memeli hayvanların dişilerinde) bulunur, yalnız doğum sonrası salgılanmaya başlar. Ancak aşk olarak tanımlanan ve karşı cinse veya hemcinse duyulan tutkulu sevgide farklı hormonlar görev yapar.
Felsefede Annenin çocuğuna duyduğu koşulsuz sevgidir. Anaç sevginin en belirgin özelliği, koruyuculuk davranışıdır. Kardeşçe sevgideki gibi sorumluluk ve başka insanları önemseme davranışı burada da görülür. Ancak aradaki fark, sevginin, annenin çocuğuna zaten bağlı olduğu için bir karşılık ya da koşul sorgulamadan gerçekleşmesidir. Bu bağ determinist[6] değil, annenin kendiyle bütün bir şeyi sevmekte olduğu için dönüşlüdür ve böylece öz sevgi içerir. Anne karşılık sorgulamaz, çünkü çocuğu sevmekle zaten kendini sevmektedir. Elbette sevginin bu türü anne-çocuk arasında sınırlı kalmaz. Bu biyolojik bağın olmadığı yerde de insan ilişkilerinde anaç sevgi görülebilir.
Biraz etrafımızda olan olayları anımsayalım. Bir annenin çocuğunun öldüğünü duyduğu an ki feryadının duydunuz mu? Ben çok duydum. Burada bir tiyatro metini şeklinde değil kısa yazacağım. “Yemedim, yedirdim…, Saçımı süpürge ettim…, Dokuz ay karnımda taşıdım…, Ne zorluklarla onu büyüttüm…”  gibi benzeri cümleler, annenin çocuğunun ölümünü ilk duyduğu an söylenenlerdir bir müddet sonra, “çocuğunun ne kadar iyi olduğunu…” söyleme başlar. Annenin ilk anda söyledikleri içindeki benden kaynaklanan bilinç dışı “kendi emeğine” üzülmenin feryadıdır.
Anne Sevgisinde emek ve fedakârlık vardır.
Öz sevgi: Öz sevgi, sevginin en temel türüdür. Sevgi kuramına göre, kendini sevmeyen başkasını sevemez. Öz sevginin egoizme[7], bencillik olarak değerlendirilmesi ispatlanmamıştır; çünkü herhangi bir sevgi türünde öz sevgi olmaması biyolojik olarak imkânsızdır.
Mantıksal açıdan da, başkasını sevmek etikse, kişinin de sevmesi etiktir ve bu yalnızca bir dönüşlülük olarak gereklidir. Bencillik ise diğer kişileri görmezden gelerek, onların varlıklarını önemsemeyerek, her şeyi kendi için isteyip gerekirse bunun uğruna diğer kişilere zarar vermektir. “Kendini sevmeden başkasını sevme deneyimi”, gelişmemiş ve olgunlaşmamış bir kişiliğin yansımasıdır ve dolayısıyla sevgi değil, aciz bir bağlılık duygusudur. Burada kendi dışındakilerin yanlış anlamasına direnme vardır, kendine emek vardır
Cinsel[8] sevgi: Yaşamda canlının, ait olduğu türün varlığını sürdürmesi (doyum ya da mutluluğunu da bu bağlamlarda bulması) temel amaçtır. Tüm yaşam alanını belirler cinsellik, insanda da diğer canlılarda olduğu oranda tüm ilişkileri belirleyici açık ve seçik bir rol oynar. İnsanlar da bedence ve ruhça doğurgandırlar. Belli bir yaşa geldiğimizde doğamız doğurmak arzusu duyar, erkekle kadının birleşmesi, bir doğurmadır. Cinselliğin kendini sürdürme amacını içinde taşıyarak sevgi ve aşka dönüşür. Sevişme (başka canlılarda da görülmekle birlikte), üreme kökenli cinselliğin insana özgü toplumsallığında estetize edilmiş, dönüşmüş biçimidir. Aşk karşısındakini zenginleştirir, yeteneklerini açığa çıkarır. Doğal kaynaklığını, yaşama içgüdüsü olmasından ve bu içgüdünün bencilliğinden alır. Shopenhauer “Aşkın kökeninde üreme/cinsellik içtepisinin olduğunu, bu içtepinin, yeni bir varlığın türün en saf ve doğru tipini elde etmeyi amaçlamasıyla ilgili olarak devindiğini, her cinsin kendinde olmayanı tamamlayan karşıtına yöneldiğini, güzeli amaçlamanın böylesi bir bütünleşmeye hizmet ettiğini belirtmektedir. Bu duygu öylesine güçlüdür ki, insan bu tutkusu ve amacı için bin türlü serüvene atılmakta bir an bile duraksamaz.
Platon da cinsellik, aşk ve sevginin birbirine karıştırılmaması gerektiğini, diyaloglarındaki
tartışmacıların konuya farklı yaklaşımlar sunmalarında dile getirir. “Platon, Eros’un diğer tanrılar yanında daha az övülmesinin doğru olmadığını ifade eden Eryksimakhos’un, Eros’u diğer tanrılardan daha çok övmek gerektiğini belirttiğini aktarır.”
Cinsel Sevgi “emek ve fedakarlık”tır.
Allah Sevgisi: İslam’da
قُلْ إِنْ كَانَ ءَابَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهَ
“Mümin öyle bir kimsedir ki babası, evladı, kardeşi, eşi, hısım akrabası, kazandığı mal, sevdiği mekânlarla mukayese edilmeyecek şekilde Allah’ı ve Resulünü ve onlar için cihat etmeyi sever” (et-Tevbe, 9/24).
يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ ءَامَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهوَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا
“İnsanlardan bir kısmı Allah’tan başka eşler edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. Müminler ise en çok Allah’ı severler” (el-Bakara, 2/165).
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi Allah’ı sevmek fedakârlıkla gerçekleşiyor.
Hıristiyanlıkta: yardım elini uzatma anlamındaki sevgi (Caritas)
Tüm dinlerde tanrı Sevgisi “emek ve fedakarlık”tır.
Sevgi; uyum, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, anlaşma ve en genel anlamda da gerekliliğe dayanan barışın, fedakarlığın temelidir. Başarıdan onur, başarısızlıktan utanç duyar. Dostluğu geliştirmeye, güzeli bulmaya yönelir. Burada ben yoktur. Ben ötekinde erimiş, öteki ben ve ben öteki olmuş, birbirlerine karışmışlardır.
Aşk; arzu edilmesine karşın elde edilemeyene, ulaşılmaz olana yönelmeyi, özlem olarak yaratıcılığı, içe dönüşü, başkayı özleyişi ve ona kavuşma arzusunun sonsuz şiddetini dile getirmektedir. Aşk, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor. Sevdiğimiz "mutlu olsun" değil, sevdiğimiz "bizimle" mutlu olsun istiyoruz.
Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun ya da Şems ile Mevlana aşklarında olduğu gibi. Tanrı aşkında ise yine bir bağlanma vardır,
Genel olarak bakıldığında, iyi olan’ı, mutluluk’u hedef alan her türlü arzu, bütün insanlar için, her şeye kadir Aşk, vefasız Aşk’ tır. Ama bazıları türlü şekillerde kaptırırlar kendilerini ona: para hırsı, beden egzersizleri hırsı, bilgi edinme hırsı gibi ve de hiçbiri, bunun aşk demek olduğunu, âşık olduğunu aklından bile geçirmez. Aşk’ın belirli şeklinin yolundan giden ve sonuna kadar o yola bağlı kalan bazı başkaları ise, bütün için kullanılan adı benimserler: aşk, âşık olmak, âşık.
Şimdi soralım “ne kadar seviyor, seviliyoruz?”
Diyarbakır 2014






[1] Çince seni seviyorum wo aî ni olarak okunur ve bu şekilde yazılır.
[2] Aşk - bir başka varlığa karşı duyulan derin sevgi. - Şiddetli sevgi, sevda, muhabbet, gönül verme, candan sevme, alâka, iptila
[3] Max Scheler'in felsefesinde Sevgi temel kavramlardan biridir; Scheler'in baş sorunu olan kişiliğin asıl özü Sevgi olduğu gibi, insanları birbirine bağlayan da sevgidir; kendi içine çekilmiş ayrık yaşayan kişi değil, dünyaya ve insanlara Sevgi ile yönelen kişi, yine böyle kendisi gibi sevebilen kişilerle kendini bir-duyan kişi değer taşır.
[4] Platonik aşk, (Ünlü düşünür Platon'un "Devlet" adlı eserinden türemiş bir deyimdir) karşılığı sorgulanmayan (sekülerlikten çıkarak tinsele dönüşen) aşk gibi anlamlara gelmemektedir.
Platon, olamayacak kadar ideal bir devleti tarif etmektedir. Devlet sadece ve sadece vatandaşlarının çıkarları için var olmalıdır. Hatta o kadar ileriye gider ki, devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini bile söyler. Gerçekleşmesi mümkün olmayan, ama gerçekleşse ne kadar da güzel olur denilen arzulara tercüman olan bir deyim olan "Platonik" deyimini oluşturmuştur. Aslına göre gerçek sevgidir. Fiziksel doyum için değil, yani ilişkide olunan kişiyle gezmek, dolaşmak, öpüşmek vb. yapılabilir ama bu sayılanların yanında seks şart değildir, olsa bile ejekülasyon olmaması bir şarttır. Çünkü buradaki şart "doğal aşk" diyebileceğimiz, seks sonunda doğal kurgu olan ejekülasyonun reddi, doğal ya da Tanrısal kurguya direnmedir. Kişinin kendisinin kendi olduğu için ona aşık olma durumudur... Tasavvufta buna "müşahhas"tan "mücerret"e ulaşma denir ki, divan şiirlerinde çokça işlenen bir konudur.
[5] Nıcholson Reynold A. İslam Sufileri Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978 No: 262, sayfa 87-102.
[6] Günlük hayatta aldığımız kararlar, düşüncelerimiz, eylemlerimiz, ahlaki tercihlerimiz belirlenmiş ve kesin kurallar içerisindedir. Özgür irade yanılsamadır. Bize özgü sandığımız hareketlerimiz sadece bilimsel yasaların işleyişidir. İnsanın iradesi nedenler zinciri ile gelişen bir durumdur ve bu durumda insanın etkisi yoktur. Sadece nedenler ve sonuçlar vardır. Bu sebepten nedensellik ilkesi determinizmin temel taşıdır. Evrende bir düzen vardır ve nedenler-sonuçlar bu düzen içerisinde işler. Bu düzen çözüldüğünde nedenler ve sonuçların açıklanıp daha sonra gelişecek olayların bilgisini elde etmek mümkün olacaktır. Spinoza'nın determinizm anlayışına göre ise aklın tamamen objektif oluşu mutlak determinizm olarak nitelendirilir. Determinizmin klasik açıklamasını 18. yüzyılda Pierre-Simon Laplace yapmıştır. Bu açıklamaya göre evrenin bugünkü durumu, evrenin önceki durumunun sonucu; sonraki durumunun ise nedenidir.
[7] Egoizm genel anlamıyla bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ile ilgilidir.
Meâric süresi 19. Ayet   إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا     Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
Meâric süresi 20. Ayet   إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا       Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
[8] Cinsellik; çatışma, saldırganlık, şiddet ve savaşın da doğal kaynağıdır.

Müzik üzerine bir iktibas

Müzik üzerine bir iktibas
             Gevrekzade Hasan Efendi “Emraz-ı Ruhaniyeyi Negama-ı Mu-sikiye” adlı eserinde, çocuk hastalıklarına hangi makamın iyi geldiğini şöyle bahsetmiştir:
Irak Makamı            Çocuktaki menenjit hastalığına faydalıdır. 
Isfahan Makamı      Zekâ, zihin açıklığı verir ve soğuk algınlığı ve ateşli hastalıklardan korur. 
Zirefkend Makamı  Felç ve sırt ağrısına iyi gelir, kuvvet hissi verir. 
Rehavi Makamı       Tüm baş ağrılarına, burun kanamasına, ağız çarpıklığına, felç ve  balgam hastalıklarına iyi gelir.
Büzürk Makamı       Beyin, kulunç ağrılarına iyi gelir, kuvvetsizliği ortadan kaldırır.
Zirgüle Makamı      Kalp, beyin hastalığı, menenjit, mide harareti, karaciğer ateşine iyi gelir.
Hicaz Makamı          İdrar yolu hastalıklarına iyi gelir.
Buselik Makamı       Kalça, baş ağrısı ve göz hastalıklarına iyi gelir.
Uşşak Makamı         Ayak ağrıları ve uykusuzluğa iyi gelir. 
Hüseyni Makamı     Karaciğer, kalp hastalıklarına, nöbet, gizli hummalara iyi gelir.
Neva Makamı           Buluğ çağına ulaşmış çocuğa, kalça ağrısına, gönül sevincine iyi gelir diye ifade etmiştir.
             Enderun hastanesinde, çocuk yaştaki talebelerin müzikle tedavi edildiğini, 1675 de Baron Topkapı Sarayını tarif ettiği eserinde belirtmiştir. Musiki üstadı Safüyiddin günün belli vakitlerinde rastgele makamların icra edilmeyeceğini, bu vakitlerde belli makamların icra edilmesinin insan ruhunu dinlendireceğini, insanı huzura kavuşturacağını şöyle ifade etmiştir:
1.  Rehavi makamı         fecirden önce
2.  Hüseyni makamı          tan yerinin ağardığı zaman
3.  Rast makamı              kuşluk vaktinde
4.  Zirgüle makamı       öğle vaktinde
5.  Hicaz makamı           namaz arasında 
6.  Irak makamı              ikindi vaktinde 
7.  Isfahan makamı       gün batarken
8.  Neva makamı            akşam vaktinde
9.  Büzürk makamı        yatsı 
10.Zirefkend makamı   uyku vaktinde
             Her ne kadar günün belli vakitlerinden, belli makamlarından söz edilmişse de, ayrıca günün yirmi dört saatinin dörde bölerek, bu zamanlarda hangi makamların okunup, dinleneceği de araştırılmıştır. Ayrıca makamların hangi uluslara ne etkisi yaptığı, astrolojiyle bağlantısı da bazı hekimlerce araştırılmış ve incelenmiştir.
             Makam ve fasılların çeşitli uluslar üzerindeki etkileri olduğunu kabul eden eski hekimlerine göre:
1. Hüseyni makamı       Araplara
2. Irak makamı               Acemlere
3. Uşşak makamı            Türklere
4. Buselik makamı         Rumlara daha çok dinletilmiştir
Duygusal olarak makamların insan üzerindeki tesirleri hekimlerce şöyle açıklanır:
1. Irak makamı            insana tat ve çeşni
2. Zirgüle makamı         uyku
3. Rehavi makamı          ağlama
4. Hüseyni makamı        güzellik
5. Hicaz makamı            alçak gönüllülük
6. Neva makamı             yiğitlik
7. Uşşak makamı            gülme hisleri verir
Bu yazıyı “Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı 15 Yıl 2003/2  (131-140 sayfalar)” dan derledim.


Biliniz ki Devlet

  Ünlü hukukçu ve fıkıh uzmanı. El-Maverdi 972-1058 arası yaşamıştır ve Alboacen olarak da bilinmektedir. şöyle der:   “…Biliniz ki devl...