Avrupa’da virüs ne yapıyor?
Batı
dünyasındaki kimi karar mercileri, kendi beceriksizliklerini örtbas etmek için
kolay yolu seçip Çin'i suçluyorlar.
Doğrusunu
söylemek gerekirse, Çin'i salgın hakkında yalan haberler yaymakla suçlamak, Hiçte
gerçekçi değil. Aslında bu siyasetçilerin asıl derdi, kendi siyasi çıkarlarıdır.
Çünkü krize karşı uyguladıkları politikalarda başarısız oldular. Hâlbuki Çin
daha ocak ayının başında Dünya Sağlık Örgütünü küresel salgın hakkında detaylı bilgilendirmişti.
Kriz zamanları
halkın hükümetlerine verdiği destek genellikle artar. Siyaset bilimciler buna “bayrak
etrafında toplanma etkisi” adını verir. Ancak bu etki genellikle uzun sürmez,
eleştirilerin sesi kısa sürede tekrar yükselmeye başlar. Ancak böylesi zorlu günlerde
dahi eleştiriler, ihanet olarak nitelendirilerek geri çevrilmemeli. Bu virüsle
birkaç aylık mücadelenin ardından ve olumsuz gelişmelerin zirve yaptığı bir
dönemde hangi şeylerin işe yaramadığının söylenmesin de sakınca görülmemeli. Bugünkü
mücadeleyi bu kadar acılı kılan, yeniden düzelmek için zorlaştıran hata ve
gecikmelere işaret ederek böylesi zamanlarda elzem olan milli birlik duygusuna
zarar verdikleri ithamıyla karşılanmamalılar.
Avrupa bugün, çoğulcu
toplumların temel özelliği olan demokratik karar alma mekanizmalarını görmezden
geldi. Virüs krizi konusunda dikkate alınması gereken karalarda gerçekliğin
dikkate alınmamasının ve uzun vadeli düşünmemenin bedelini Avrupa önümüzdeki dönemlerde
ödeyecek.
Demokratik
kontrol mekanizmalarına tabi olmayan liderler kendi dünya görüşlerine aykırı
her şeyi mümkün olduğunca örtbas etmeye eğilimlidirler. Ancak bu tür hükümetler
yurttaşlarına bunları söylemeye cesaret edemiyor. AB ne zaman bir kriz yaşansa ilk
kurban edilen, birliğin o çok övündüğü dayanışma, işbirliği gibi ilkeler
oluyor. Bu gibi durumlar da ilk doğal refleksin geri çekilmek ve kendini ve
ulus devletini korumak olması şaşırtıcı değil.
Kriz de Avrupa
hükümetleri suskunluklarıyla da mali açıdan zayıf ülkeler ile güçlü avro
ülkeleri arasında çıkar çatışmasına yol açıyorlar. Bu da Avro Bölgesi'nin
dağılmasına yol açabilir. AB’nin borç teminatının, bilhassa piyasalar açısından
bakıldığında fiili olarak tasarruf yapan ülkelerce omuzlandığı, daha az tutucu
ülkelerinse teorik olarak herhangi bir düzeltme önlemi almadan kamu maliyesi
için kullandıkları yöntemi sürdürdüklerini görüyoruz.
Genel
itibariyle AB’de borçlarının kademesi düşürür ve herkese faiz ödemeleri çıkarırsa
durum daha da zorlaşır. AB’nin aldığı tedbirlerde hibe yerine yalnızca kredi
verilmesi, faizlerinin düşürülmesi ve ertelenmesi ileride yeni krizler
yaratacağı kesindir. Reel tedbirleri uygulamayan az bir bütçeye sahip olan bazı
ülke ekonomilerinin daha da borçlanmasını önlemeyecektir. Yaşanan bu krizin
önleminde, ülkelere kredi yerine hibe verilmeli, ülkelerde vatandaşlarına hibe
vererek destek çıkmalıdır.
Samimi olarak
düşündüğümüzde virüs, bugünü zorlaştıran, yarına yük olacak devasa boyutlardaki
kamu borcundan ulusal sağlık sistemlerinin, neredeyse suç teşkil edecek şekilde
zayıflatılmasına dek bütün sorunları tüm gerçekliği ile gösterdi. Ancak bu
zihniyet siyasi bir rotaya dönüşürse, o zaman birçok kişi, AB sadece refah ve
zenginlik içindeki yıllara özgü bir yapı mı acaba, diye sorgulayacaktır. Avrupa
Adalet Divanı'nın üç Avrupa ülkesinin Çek, Polonya ve Macaristan AB yasalarını
ihlal ettiği yönünde verdiği karar, karşılıklı olmayan bir dayanışmanın en iyi
örneği.
Avrupa Adalet
Divanı yıllarca süren bir gecikmeyle de olsa, ama belki de en doğru
zamanlamayla Macaristan, Polonya ve Çek’e aldığı karar. Bir taraftan bu
ülkelerin 2015'teki göç dalgası sırasında işbirliği yapmamasını ele alırken,
aynı zamanda gelecek için, Avrupa'da Virüse karşı ortak mücadele ve popülist
diktatörlerin çok sevdiği şekilde insan hakları ve özgürlüklerin rafa
kaldırılması karşısında bir uyarı anlamına geliyor.
Bu üç ülkenin
hükümetleri mahkemenin kararını pek de umursamıyor. Ama diğer Avrupa ülkeleri
de bir noktadan sonra yeter söyler mi acaba. Özellikle de parlamentonun kendi
kendini askıya aldığı Macaristan konusunda.
Bugün bütün
dünya tam da bu dertten rahatsızken, Kendime oldukça tehlikeli bazı sorular
soruyorum.
Toplum yararı
söz konusu olduğunda, demokraside ne kadar geri adım atılabilir veya atılmalı
mıdır?
Virüsün
yayılmasını engellemek için sıkı önlemler alınmalı mı?
Bazı temel
haklar geçici bir süre askıya alınmalı mı?
Tüm Bunlara
evet diyebilirim. Ama tüm bunlar demokrasi kuralları içinde yapılırsa.
Avrupa’da hükümetler
önemli sorulara cevap vermeden, sürekli yurttaşlarından bir şeyler talep edip
özel yaşantıları ile sağlıkları arasında seçim yapmalarını istiyorlar ve mutlak
bir kontrol rejimine maruz bırakılıyorlar. Vatandaşlarından hükümetlerinin
aleyhine davrandığını tahmin ettikleri herkesi ifşa etmesi istiyorlar. Ancak
mali bir felaketle karşı karşıya olan eşlerine dostlarına ne diyeceğini
söyleyen yok. Virüsün birkaç saat içinde herkese bulaşabileceği ve mültecilerin
tutulduğu tutukevleri ve konaklama merkezlerinde hangi önlemlerin alındığı,
topluma anlatılmış değil. 10 Mart’tan bu yana yemek karnesi almayı bekleyen ve
bir lokma yiyeceği olmayan iltica başvurusu sahiplerine ne diyeceklerini
söylenmiyorlar. Doğru ya vatandaşlarının söz dinlemeleri yeterlidir.
Demokrasilerde
virüsle mücadelede kullanılan önlemler tartışmalı, gündeme gelebilmeli. Hatta
bu tartışmaların sürecin en başından itibaren yapılması zorunlu olmalı. Birçok
siyasetçi kendi öz dinamikleri olacağını tahmin ettikleri bu tartışmadan
cüzamlı görmüş gibi kaçıyor, eldeki her türlü bilgiye rağmen okulları ve
mağazaları vaktinden önce açmaya mecbur kalmak istemiyor. Ne de olsa bunun
sonucunda virüsün çok sayıda insana bulaşması ya da öldürmesi için sadece
birkaç hafta yeterli olacaktır. Ancak bu konuda yürütülen tartışmaların
yayılmasını, ortaya çıkmasını engellemenin yolu, bunları bastırmak değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder