21 Nisan 2020

Virüs ve Panik



Virüs ve Panik
 








2009 Yılında İrfan Önürmen, “Panik” isimli sergisinde; dergi, gazete ve tv görselleri üzerinden insanı, toplumu izleyip, arşivini yapan ve sergisinde medyayı gazete ile somutlaştırarak malzeme olarak kullanmış.
Sergisindeki yaptığı işlerde vurguladığı “panik” duygusuna sebep olan
düzensiz kentleşme,
aşırı trafik,
yalnızlaşma,
tüketim zorunluluğu,
sıkışık mekânlar,
cinsel baskılar,
terör tehdidi,
savaş gibi insanın doğal yapısını bozucu unsurları vurguluyor.
“Sergi de domuz gribi,”
“işten atılmak,”
“geç kalmak,”
 “yalnızlıktan korkmak,”
“yeni bir şeye başlamak,”
“terk edilmek,”
“iş görüşmesi” gibi olayların sonucunda oluşan “panik” günümüz insanımızın özelliklerini yansıtıyor. Aslında panik ortamının zaman zaman bilinçli yaratıldığına dikkat çekiyor.
Çağdaş yaşam, kentleşme ve gelişen teknolojilerin bireydeki panik psikolojisinin oluşmasına sebep olduğu göstermeye çalışıyor.

Oluşan herhangi bir felakette bireyleri içine düştüğü “panik” ve “telaş” o felaketin vereceği zarardan daha fazla zarar verebilir.
Bugünlerde Çin'in Hubei Eyaleti'ne bağlı Wuhan şehrinde başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan Korona (Covid 19) virüsü salgını için televizyonlarda ve sosyal medyada herkes bir şeyler söyleyerek bazıları ortamı yumuşatmaya, kimileri de telaşa sürüklüyor.
Bu durumda genel olarak insanların yaptıkları, umursamamak, panik yapmak ve bilimsel uyarılara uyarak normal yaşamını sürdürmek.
Bana göre bugünlerde “panik” ve “telaş” yapmamıza gerek yok.
Beğensek, beğenmesek, taraftarı veya muhalefeti olsak da, yalnızca konun uzmanlarını ve yetkili ağızların söylediklerini yapmalıyız.
Dünya Sağlık Örgütü’nce pandemik hastalık olarak ilan edilen Covid-19 virüsü, dünya tarihinde ne ilk salgındır.  Ne de son olan salgın olacaktır. Onun için bu salgını sadece yetkili ve uzmanları dinlersek çok az zararla atlatırız.
Dünya tarihinde milyonları öldüren çok salgınlar olmuştur. Ben büyük salgınların kısa bir kronolojik dokümanını çıkardım. Sizlerle paylaşmak istedim.
Bu arada dünyadaki bazı gelişmelerden bahsedeyim.
Dünyadaki ülkelerin hükümetleri, bugün yaşadığımız gibi beklenmedik krizlerde tutumunu değiştirmesi anlaşılır bir şey, ama “bu değişim uzmanların edindiği yeni bilgiler ışığında olmalı.” “Radikal müdahalelerin daha iyi olduğunu ileri süren muğlak tahminlerle değil.”
Şu anda korku içindeyiz ve güçlü, istikrarlı bir yönetime sahip olduğumuz için memnun olabiliriz. Ama bir süre sonra yorulacağız ve öfkeleneceğiz. Canı sıkılan ve korkan insanlar, daha farklı, cazip senaryo ve çözümler öneren ya da başka bir çarenin bulunabilmiş olacağını söyleyen seslere kulak verme eğiliminde olur. Yolun sonunda bizi yeni ve derin bir demokrasi krizi bekleyebilir.”
Hükümetlerce bazı önlemlerin bir kez alındığı, bir emsal teşkil ettiği bir dünyada, temel hak ve özgürlüklerin, sözde bir başka acil durum nedeniyle bir kez daha kısıtlanmayacağının garantisini kim verebilir? Avusturya sınırının, “stoklama” amacıyla komşu ülkeden alışverişi, stoklamayı da önlemek üzere kapatılması, birkaç gün öncesine kadar “açık sınırları savunanların” hayal kırıklığı yaşıyorlar. İltica gibi temel bir hak kullanımdan kalktı. İnsani kırılma noktası aşıldı.
Şiddet, yaşanan ailelerin çocuklarının yanı sıra psikolojik hastalıkların ve kendi geçmişlerindeki taciz tecrübelerinin pençesinde bulunan ebeveynleriyle yaşayan çocuklar da var. Normal koşullarda bu çocuklar için anaokulları ve okullar birer kurtarıcıdır. Burada hayatlarına az da olsa istikrar kazandırılıyor. Üstelik burada kontrolü kaybetmeyen yetişkinler var. Salgınla beraber bu güvence çocukların elinden alınıyor. Küresel salgın, hayatımız için büyük kısıtlamaları beraberinde getirecek. Başka türlüsü de mümkün değil, çünkü konu artık ölüm kalım meselesi. Ama her karar, ele alıp çözmemiz gereken bir dizi başka olumsuz sonucu da beraberinde getiriyor.
Az yada çok kendi seçimimiz olan ev hapsinde beklediğimiz zamanı yaratıcı bir şekilde ve akıllıca kullanabiliriz. İşgal yıllarındaki sokağa çıkma yasağında olduğu gibi ciddi bir doğum patlaması da “aman gülmeyin” Ahmet Hamdi Çallı gibilerinin umutları arasında. Bu özel zamanların yeni bir tür sanat ve edebiyat yaratacağını da umuyoruz. Belki de kısa bir süre sonra kolera salgınını fon olarak kullanarak “Venedik'te ölüm” kitabını yazan Thomas Mann gibi yeni birileri çıkabilir.
Günümüzde Korona virüse karşı en güvenli ülke, virüsün henüz yayılmadığı söylenen ülkeler değil, “Çin.” Evet, Çin çünkü Çinliler doğru teşhis koymayı, virüsün yayılmasını önlemeyi ve tedavi etmeyi öğrendi. Bunu artık bütün dünya biliyor.
Çin, böylece kendisinden yardım isteyen herkese destek olmaya istekli ve bu konuda yetkin, eşsiz bir ülke oldu. Salgınla başarılı şekilde mücadele etmesi uzun süre Çin’in işine yarayacaktır. Zaten Çin bunun pekâlâ farkında olduğundan genel geçer şöyle formüller ortaya atılıyor: “Felaket zamanlarında Çin'in mi, Batı'nın mı siyasi sistemi daha iyi?” Sorusunun cevabı bana göre net.
Çin’in ileride olduğuna ve Batı'nın önlemez bir çöküş yaşadığı görüşü, daha çok taraftar kazanacaktır. Hem Çin'de hem de Batı'da otoritarizm taraftarı ve demokrasi karşıtı görüşler yüksek sesle savunulacaktır. Çin kötü günleri atlatmış, Batıdaki salgın ise yeni başlamış gibi görünüyor. 2008 yılındaki mali çöküşle yaşanan küresel kriz, Batının özgüvenini sarsarken bir taraftan da siyasi ve ekonomik gücün Çin'e doğru kaymasına neden olmuştu. 2020 Korona virüs krizi ise dengelerde bundan çok daha büyük bir kaymaya neden olabilir.
Demokrasilerin, dinamik bir ekonomik gelişmeyi garantilemek ve giderek artan, büyük sosyal uçurumları azaltmak konusunda başarılı olamadıkları izlenimi şimdiden ortaya çıktı. Buna ilave olarak vatandaşların yaşamı ve sağlığının tehdit altında olduğu zaman, otoriter devletler kadar etkin davranamadığı anlaşıldığında, demokrasinin saygınlığı kaçınılmaz olarak yara alacaktır. Avrupa'nın liberal demokrasileri ayakta kalabilmek için yeniden güçlü ve kararlı olduklarını göstermeli. Siyasetçilerin öğrenmesi gereken de kitlelerin peşinden sürüklenmek değil, yöneticilik yapmak.
Bu vaka ile de Çin yetkililerinin sivil savunma konusunda iyi bir eğitime sahip oldukları ortaya çıktı. Şimdi birçoğu, bu ülkeye karşı bakteriyolojik bir savaş başlatmanın gereksiz olduğunu anlıyor. Önemli olan, bugün, korona virüs ile ilgili olarak, dünyanın en güvenli yerinin Çin olduğu ve virüsün henüz sözde olmadığı ülkeler değil. Çünkü Çin'de, doğru bir şekilde tanımlamayı, devam etmeyi, yayılmasına izin vermeyi değil, aynı zamanda tedavi etmeyi de öğrendiler. Bütün dünya da bunu biliyor.
Otoriterlere yönelik argümanı kabul etmek için henüz çok erken. Asya'da, Güney Kore, Singapur ve Tayvan gibi demokrasilerin, toplam kilitlenmeye başvurmadan enfeksiyonun yayılmasını engelleme konusunda çok başarılı oldukları görüldü. Diğer ülkeler bu yöntem yerine, yaygın testlere ve sosyal mesafenin hızlı bir şekilde uygulanmasına bel bağladılar. ABD ve AB'nin önlemleri muhtemelen çok yavaş kaldı.
Ayrıca halen dünyanın yaşadığı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Ocak 2019’dan bu yana 288 bin kişi kızamığa yakalandı. 5.700’den fazla kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bu, tüm dünyada şu anda süren en büyük kızamık salgını ve Kongo’da onlarca yıldır kaydedilmiş kızamık salgınlarının en büyüğü olduğunu ve salgını durdurmak için ülke düzeyinde çaba gösteriliyor ama salgını durdurmak için daha fazla kaynak ayrılıp hızla bölgeye aktarılması gerektiğidir.
Hepatit C virüsü her yıl 400.000 kişinin ölümüne neden oluyor. Bulunan yeni ilaçlarla yalnızca 12 haftada iyileşmek mümkün, ama milyonlarca insan hayat kurtaran bu tedaviye ulaşamıyor.
Birde Nijerya’da binlerce insan Lassa ateşi haricinde kolera, çocuk felci, sıtma, tifo, ishal ve maymun çiçek virüsü gibi salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Nüfusu 200 milyona yaklaşan ülkenin kuzey eyaletlerinde menenjit, kolera, sıtma, çocuk felci ve ishal salgınları görülürken orta ve güney eyaletlerinde Lassa ateşi, teşhis edilemeyen hastalıklar ve maymun çiçek virüsü salgınları etkisini gösteriyor.
Nijerya Sağlık Bakanı Osagie Ehanire’ye göre, ülke genelinde yaklaşık 100 milyon kişi tropikal hastalıkların tehdidi altında yaşıyor ve bu hastalıkların sayısının 20’den fazla olduğu söylüyor. Bu hastalıkların etkisine örnek verecek olursak, tropikal hastalıkların en yaygınlarından sıtma vakası, % 25 ile dünya genelinde en fazla Nijerya’da görülüyor. Ülkenin 30 eyaletinde görülen kolera salgını nedeniyle 2018’de 1.132 kişi hayatını kaybetti. Diğer taraftan sarıhumma salgını nedeniyle de geçen sene ülkenin sadece Katsina eyaletinde 115 kişi hayatını kaybetti. Fakat Nijerya ile ilgili bu veriler durumu tam olarak ortaya koyamamakta. Çünkü ülkenin kırsal kesiminde yaşanan ölüm hadiselerinin önemli bir kısmı kayıt altına alınamıyor, Ülkede bunun gibi yaşanan birçok ölüm hadisesinde otopsi yapılamamaktır. Bu bilgilerini verdikten sonra dünyada yaşanmış salgın tablolarını paylaşayım.
Lütfen Panik ve telaşa kapılmayalım insanoğlu tarih boyunca bu salgından çok daha büyüklerini bugünkü imkanlar olmadan atlatmıştır.
Tarihteki salgınlarda 100.000.000 milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Korana’dan tüm dünyada hayatını kaybedenleri 20 Mart 2020 tarihi kadar 8.000 olduğu söyleniyor.
Hepimize geçmiş olsun diyerek sağlıklı özgür adil bir yaşam dilerim.

 Atina Veba Salgını, M.Ö. 430 yıllarında Antik Yunanistan’da Peloponez Savaşı sırasında, Atinalıların savaşı kazanacağı düşünülürken Atina Kent Devleti’ni kasıp kavuran büyük bir salgındı. Atina halkının % 30’u bu salgında hayatını kaybetti.

Antoninus vebası, (Galen'in vebası) M.S. 165-180 yılları arasında yaşandığı tahmin edilen, Yakın Doğu'daki seferlerden Roma İmparatorluğu'na dönen askerler tarafından getirilmiş salgın bir hastalıktır. Akademisyenler bunun çiçek hastalığı ya da kızamık olduğundan şüphelenmiştir. Salgın, Roma imparatoru Lucius Verus'un hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Salgın 9 yıl sonra yeniden ortaya çıktı. Tarihçi Dio Cassius'a göre, (155–235) salgın Roma'da günde 2000 kişinin ölmesine sebep olmuştur. Bu sayı salgından etkilenenlerin %25 öldürme oranı vermektedir. Hastalıktan dolayı ölen kişi sayısının 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık bazı bölgelerde nüfusun üçte biri kadarını öldürdü ve Roma ordusunu harap etti. Antoninus vebası salgını Sasani İmparatorluğu’na ve Akdeniz genelindeki bütün liman kentlerine yayılmıştır.
 Kıbrıs Vebası
Ayrıca Blondy’nin eserinde 1640 yılında Adada baş gösteren salgın bir hastalık yani vebanın görülmesidir. 12 yaş üzeri 25000 kişi bu hastalıktan etkilenmiştir.


 Justinianus Veba Salgını (541–542), pandemi olup, Bizans İmparatorluğu, ama özellikle başkenti Konstantinopolis'i, Sasani İmparatorluğu, Akdeniz etrafında bulunan liman şehirlerini etkilemiştir. Tarihteki en büyük veba salgınlarından biridir, ilk salgında yaklaşık 25 milyon sonra gelen iki yüzyıl boyunca tekrarlarında 50 milyon kişi ölmüştür.


735-737 - Japon Çiçek Hastalığı Salgını Ölü sayısı: 1 milyon
MS. 735 yılında Tokyo’da ortaya çıkan Japon Çiçek Hastalığı Salgını komşu ülkelere yayılarak iki yıl içinde yaklaşık bir milyon insanı öldürdü.


Kara Ölüm, Kara Veba ya da Büyük Veba Salgını, 1347-1351 yılları arasında Avrupa'da büyük yıkıma yol açan veba salgınıdır. Asya'nın güney batısında başlayarak 1340'lı yılların sonlarında Avrupa'ya ulaşmıştır. Salgına Yersinia pestis adı verilen bir bakterinin yol açtığı düşünülmektedir. Salgın Orta Doğu, Hindistan ve Çin de dâhil olmak üzere 75-200 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır.
20. yy. başlarındaki araştırmacılar Kara Ölüm'ün Yersinia pestis adlı bakterinin yol açtığı, fare yardımıyla ve pireler tarafından taşınan aynı hastalık olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak, bubolar başka hastalıkların da belirtisi olabildiği için Kara Ölüm'ün bir veba salgını olduğu kesinlik kazanmamıştır. Günümüzde bu salgının sebepleri hâlâ araştırılmaktadır. Avrupa’da nüfus 70 milyondu, veba 1347-1351 arasında Avrupalıların üçte birini yok etmişti. 1232’de Papa IX. Gregorius, şeytanî oldukları gerekçesiyle kedilerin yok edilmesi için fetva yayınlamış, vebayı yayan farelere engel kalmamıştı.

15. yüzyılda Avrupalılar, Amerika kıtasını keşfettiler. Amerika’nın keşfi sırasında Kıtaya beraberlerinde getirdikleri birçok virüs ve bakteriler vardı, kıta nüfusun 2.000.000 ila 10.000.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. 1492’den başlayıp 1900’lere gelinene dek çiçek, kızamık, tifüs gibi hastalıklar yüzünden Amerika yerlilerinin nüfusunun %90’ının yaşamını yitirmesine sebep oldu.500.000’e düşürmüştür.


Viral Kanamalı Ateş, 1545-1548 yılları arasında Meksika’da ortaya çıkmıştır. 3 yıl süren bu virüs salgınında Meksika nüfusunun %80’i yani 15 milyon insan yaşamını yitirdi.

  


 İlk kolera pandemisi, ilk Asya kolera salgını veya Asya kolerası olarak da bilinir. Salgın Kalküta çevresinde oluşmuş ve Güneydoğu Asya, Ortadoğu, Doğu Afrika ve Akdeniz kıyılarına kadar yayılmıştır.
İlk kolera pandemisi (1817 – 1824), aynı zamanda ilk Asya kolera salgını veya Asya kolerası olarak bilinen, Kalküta çevresinde oluşmuş ve Güneydoğu Asya, Ortadoğu, Doğu Afrika ve Akdeniz kıyılarına kadar yayılmış bir salgın hastalıktır. Kolera daha önce birçok kez Hindistan'a yayılmışken, bu salgın ilerledi, sona ermeden önce Çin ve Akdeniz'e kadar ulaştı. Bu salgının sonucunda Avrupa'nın baskısıyla bölgeye gönderilen Britanyalı askerler de dahil olmak üzere yüz binlerce kişi öldü. Salgın, 19. ve 20. yüzyıllar süresince hem Asya hem Avrupa'da yayılan birkaç kolera pandemisinin ilkiydi. Salgın, benzeri görülmemiş bir şekilde çok sayıda bölgeye yayılmış ve Asya'daki hemen hemen her ülkeyi etkilemiştir.
Kolera, Ganj nehri'nin alçakta kalan bölgelerine özgüdür. Festival zamanlarında, nehri seyahat edenler sık sık hastalığa yakalanırlar ve Hindistan'ın diğer bölgelerine dönmeleriyle hastalığın yayılmasına neden olurlar. İlk kolera salgını da Jessore kasabasında benzer şekilde başladı. Bazı epidemiyologlar ve tıbbi tarihçiler, salgının bir Hindu festivali olan Kumb Mela aracılığıyla küresel olarak yayıldığını öne sürmüştür. Daha önceki salgınlar Bihar'ın Purnia şehrinde yaşanmıştır, ancak uzmanlar bu salgınların bir biriyle alakası olmadığını düşünmektedir. 1817 yılında, kolera Ganj deltasının etrafına yayılmaya başladı. 1817 yılının eylül ayında, hastalık Bengal Körfezi'nden geçerek Kalküta'ya vardı ve hızla kıtanın geri kalanına yayıldı. 1818 yılına gelindiğinde, hastalık batı sahillerindeki Bombay'da ortaya çıktı. Salgının Hindistan dışındaki yerlere yayılması Mart 1820'de hastalık Tayland'da tespit edildi, Mayıs 1820'de hastalık Bangkok ve Manila'ya kadar yayıldı, 1821'nin ilkbaharında hastalık Java, Umman, ve Çin'deki Anhai şehrine ulaştı; 1822 yılında Japonya'da, Basra Körfezi'ndeki Bağdat'ta, Suriye'de ve Güney Kafkasya'da görüldü; 1823 yılında kolera Astrahan, Zanzibar, ve Mauritius'a ulaştı.
1824 yılında, salgın hastalık sona erdi. Bazı araştırmacılar, 1823-24 yılındaki soğuk kışın su kaynaklarındaki bakterileri öldürdüğünü savunmaktadır.
Toplam ölümler, salgının sebep olduğu ölüm sayısı hala bilinmemektedir. Belirli alanlarda çalışan akademisyenler ölüm sayısını tahmin etmiştir. Örneğin, Bangkok'ta hastalığa bağlı olarak 30.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Semarang, Java'da Nisan 1821'de 1,225 insanın 11 gün içerisinde öldüğü tahmin edilmektedir.




 Üçüncü Veba salgını
1855-1859 yılları arasında Çin'in Yunnan bölgesinde başlayan ve sonrasında tüm dünyaya yayılan salgın, yalnızca Çin ve Hindistan'da 12 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Jüstinyen Vebası ve Kara Veba'nın ardından gelen üçüncü veba olduğu için adına Üçüncü Veba denildi.
Hong kong’dan Britanya Hindistan’ına geçen veba, Hindistan’da yaklaşık olarak 10 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur, ilerleyen yıllarda da İngiliz sömürgesi Hindistan’da 12,5 milyon daha insanı öldürmüştür. 1899 yılına gelindiğinde veba Hindistan’daki küçük topluluklara ve kırsal bölgelere de sıçramıştır.


Sömürge devletinin veba kontrol tedbirleri arasında karantina, tecrit kampları, seyahat kısıtlamaları, Hindistan halkının kullandığı geleneksel iyileştirme tekniklerinin yasaklanması bulunmaktadır. Bu tedbirler İngiliz ordusu ile dayatılmıştır, Hintliler bu kontrol tedbirlerinin kültürlerine müdahale olarak görmüşler ve aynı zamanda bunun baskıcı ve zalimce olduğunu savundular. 1898-1899 yıllarına gelindiğinde veba kontrol sistemi de değişmiş oldu, veba yasalarının zorla dayatılmasının zarar verici olduğunu hem de diğer bölgelere de yayıldığı için daha geniş bir alana dayatma yapılmanın imkansız olduğuna karar verdiler. Bu dönemde her ne kadar hükümet aşılanma mecburi değil diye söylemiş olsalar da, İngiliz sağlık görevlileri tarafından Waldemar Haffkine’in veba aşısını kullanarak büyük çaplı bir aşılama başlattılar.
Veba’nın sebep olduğu kayıplara ve hastalığın nasıl geliştiğine bakılarak hastalığın 2 farklı aşamada yayıldığı gözlemlenebilmektedir. İlk başlarda ortaya çıkan veba okyanuslar üzerinde yapılan ticaretlerle yayıldığı görülmektedir, başlıca hastalıklı insanların, farelerin ve pirelerin bulunduğu kargoların taşınması en büyük sebeplerindendi. İkinci kısmı ise bire-bir insan temasında geçiyordu. İkinci kısım daha çok Asya’ya da özellikle de Mançurya ve Moğolistan’da görünmüştür. Her ne kadar ciddi kayıplara sebep olmuş olsa da,  doktorların hastalık hakkındaki bilgisinin gelişmesine de yardımcı olmuştur. 1894 yılında Hong Kong’da İsviçre asıllı Fransız bakteriyolojist Alexandre Yersin isimli bir doktor, hastalığın bacillus Yersinia Pestis sebep olduğunu keşfetmiştir.

1889 Rus gribi, bilinen en eski grip salgınıdır. Yaklaşık 1 yıl süren salgında yaklaşık 1.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir.
Influenza A virüsü alt tipi H2N2 ile ortaya çıktığı düşünülen bu salgının son dönemlerde aslında H3N8 alt tipine ait olduğu ortaya çıkmıştı. İlk kez Mayıs 1889'da birbirinden oldukça uzak üç yerde (Türkistan, Kanada ve Grönland) ortaya çıkan hastalık şehir nüfusunun artmasıyla çabucak yayılmıştı. Bir milyon insanın hayatını elinden alan bu salgın, öte yandan bakteri bilimi hakkında gerçekten bilgi sahibi olmamızı sağlayan ilk salgın. Asya gribi ya da Rus gribi olarak da bilinen bu salgın yine influenza kaynaklı. 1889’da Buhara, Canada ve Grönland’da neredeyse aynı anda görüdü.
Mevsimsel gripte olduğu gibi, en kötü etkilenen nüfus yaşlılar ve çocuklardı. Bununla birlikte, tipik bir grip salgını ile karşılaştırıldığında, 25-34 yaş grubunda hasta sayısı çoktu. En kötü etkilenen grup hamile kadınlardı. Hayatta kalan hamile kadınların dörtte birinden fazlasının ise çocuğunu kaybettiği tahmin edilmektedir.  Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’ye göre hala hamile kadınlar grip aşılamasında 1. önceliğe sahiptir. Genç yetişkinler arasında ölüm oranının normalden yüksek olmasının nedeni yaşlı nüfusun 1889-1890 grip salgını (Rus gribi olarak bilinir) ile kısmen bağışıklığa sahip olmaları ve eve dönen genç askerlerin öncelikle eşlerine gribi bulaştırılmış olmalarıydı. Elbette mikrobiyolojik açıdan bakıldığında virüsün “sitokin fırtınası” olarak bilinen bir bağışıklık sistemi cevabını tetiklemesi ve bu nedenle ölüm oranlarının arttığı düşünülmektedir.

Rus Gribi 1889-1890 yıllarında etkin olmuş ve dünyada 1 milyon kişinin ölümüne yol açmış bir salgındır. Dönemin modern ulaşım altyapısı salgının yayılmasına yardımcı olmuştur. O dönemde başta Rus İmparatorluğu olmak üzere 19 büyük Avrupa ülkesinin faydalandığı 202 bin 887 kilometrelik demiryolları bulunmaktaydı.
Salgın ilk olarak 1889 yılında Saint Petersburg’da tespit edildi. Yalnızca 4 ay içerisinde bütün kuzey yarımküreyi etkisi altına almıştı. St. Petersburg’da ölümler 1 Aralık 1889’da en yüksek seviyeye ulaşırken ABD’de salgın 12 Ocak 1890’da en yıkıcı seviyesine ulaştı.


 1889 yılın da başlayan 6. Kolera Pandemisi, Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Rusya’ya yayılmıştır.

 İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. O dönemde yaşayan nüfusunun %15'i ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. İspanyol Gribinin bir özelliği, zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı'nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.
Salgın İspanya'da başlamamasına rağmen İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi ise İspanya'nın, Birinci Dünya Savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır

İspanyol nezlesi ilk kez 11 Mart 1918'de ABD'nin New Mexico eyaletinde tespit edildi. Salgın 1918 Eylül-Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Osmanlı dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. Hindistan’da 17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5'i bu hastalıktan ölmüştür. ABD'de nüfusun yaklaşık %28'i hastalığa yakalanmış ve 500.000 -675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Britanya’da 250.000, Fransa’da 400.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Fiji adalarında nüfusun %14'ü iki haftalık bir süre içinde İspanyol Nezlesi'nden ölmüştür. Hastalığa dönemin önemli isimlerinden de yakalananlar olmuştur. Max Weber, Ressam Gustav Klimt, İspanya Kralı XIII. Alfonso ve Sophie Halberstadt Freud bu kişiler arasında sayılabilir.


Asya gribi 1957-1958 ortaya çıkmış, hızla tüm dünyaya yayılmıştır. H2N2 virüsünün bir formu olan bu grip salgınında 2 milyon civarında kişi öldü. Salgının etkisi, virüsün tanımlanması ve aşı geliştirilmesi gibi hızlı hareket edilmesi sonucu en alt düzeye indirildi.


 AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu hastalığı cinsel yolla kapan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985'e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS muhtemelen Afrika'da ortaya çıktı ve başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damardan uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. ABD’nin 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV taşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüsü kapıyor ve 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyordu.1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.
Bilinen ilk AIDS vakaları 1981'de ABD'nin New York ve Kaliforniya eyaletlerinde rapor edildi. AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu virüs ile cinsel yolla enfekte olan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985'e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS muhtemelen Afrika'da ortaya çıktı ve 1980'lerde başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damar içi uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. Birleşmiş Milletler'in 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV ile yaşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüs ile enfekte oluyor ve 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyordu. 1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.


Tüm dünyadaki HIV pozitif vakalarının %70'i Sahra altı Afrika'dadır. Afrika'daki bazı ülkelerde nüfusun %10'undan fazlası HIV ile yaşamaktadır. Bu oranlar dünyanın diğer bölgelerinde bu kadar yüksek oranda olmasa da Doğu Avrupa, Hindistan, Güney Asya, Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler'de hızlı bir artış görülmektedir. Oranlar Batı Avrupa ve ABD'de de artmaktadır. ABD'de yaklaşık 1 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır. Asya ülkelerinde en keskin artış Çin, Endonezya ve Vietnam'da görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre HIV antiretroviral tedavisine gereksinim duyan insanların 10 da 9'u tedavi görememektedir.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Biliniz ki Devlet

  Ünlü hukukçu ve fıkıh uzmanı. El-Maverdi 972-1058 arası yaşamıştır ve Alboacen olarak da bilinmektedir. şöyle der:   “…Biliniz ki devl...