Virüs
ve Panik
Sergisindeki
yaptığı işlerde vurguladığı “panik” duygusuna sebep olan
düzensiz
kentleşme,
aşırı
trafik,
yalnızlaşma,
tüketim
zorunluluğu,
sıkışık
mekânlar,
cinsel
baskılar,
terör
tehdidi,
savaş
gibi insanın doğal yapısını bozucu unsurları vurguluyor.
“Sergi
de domuz gribi,”
“işten
atılmak,”
“geç
kalmak,”
“yalnızlıktan korkmak,”
“yeni
bir şeye başlamak,”
“terk
edilmek,”
“iş
görüşmesi” gibi olayların sonucunda oluşan “panik” günümüz insanımızın özelliklerini
yansıtıyor. Aslında panik ortamının zaman zaman bilinçli yaratıldığına dikkat çekiyor.
Çağdaş
yaşam, kentleşme ve gelişen teknolojilerin bireydeki panik psikolojisinin oluşmasına
sebep olduğu göstermeye çalışıyor.
Oluşan
herhangi bir felakette bireyleri içine düştüğü “panik” ve “telaş” o felaketin vereceği
zarardan daha fazla zarar verebilir.
Bugünlerde
Çin'in Hubei Eyaleti'ne bağlı Wuhan şehrinde başlayıp tüm dünyayı etkisi altına
alan Korona (Covid 19) virüsü salgını için televizyonlarda ve sosyal medyada herkes
bir şeyler söyleyerek bazıları ortamı yumuşatmaya, kimileri de telaşa sürüklüyor.
Bu
durumda genel olarak insanların yaptıkları, umursamamak, panik yapmak ve
bilimsel uyarılara uyarak normal yaşamını sürdürmek.
Bana
göre bugünlerde “panik” ve “telaş” yapmamıza gerek yok.
Beğensek,
beğenmesek, taraftarı veya muhalefeti olsak da, yalnızca konun uzmanlarını ve yetkili
ağızların söylediklerini yapmalıyız.
Dünya
Sağlık Örgütü’nce pandemik hastalık olarak ilan edilen Covid-19 virüsü, dünya tarihinde
ne ilk salgındır. Ne de son olan salgın olacaktır.
Onun için bu salgını sadece yetkili ve uzmanları dinlersek çok az zararla atlatırız.
Dünya
tarihinde milyonları öldüren çok salgınlar olmuştur. Ben büyük salgınların kısa
bir kronolojik dokümanını çıkardım. Sizlerle paylaşmak istedim.
Bu
arada dünyadaki bazı gelişmelerden bahsedeyim.
Dünyadaki
ülkelerin hükümetleri, bugün yaşadığımız gibi beklenmedik krizlerde tutumunu
değiştirmesi anlaşılır bir şey, ama “bu değişim uzmanların edindiği yeni
bilgiler ışığında olmalı.” “Radikal müdahalelerin daha iyi olduğunu ileri süren
muğlak tahminlerle değil.”
Şu
anda korku içindeyiz ve güçlü, istikrarlı bir yönetime sahip olduğumuz için
memnun olabiliriz. Ama bir süre sonra yorulacağız ve öfkeleneceğiz. Canı
sıkılan ve korkan insanlar, daha farklı, cazip senaryo ve çözümler öneren ya da
başka bir çarenin bulunabilmiş olacağını söyleyen seslere kulak verme
eğiliminde olur. Yolun sonunda bizi yeni ve derin bir demokrasi krizi bekleyebilir.”
Hükümetlerce
bazı önlemlerin bir kez alındığı, bir emsal teşkil ettiği bir dünyada, temel
hak ve özgürlüklerin, sözde bir başka acil durum nedeniyle bir kez daha
kısıtlanmayacağının garantisini kim verebilir? Avusturya sınırının, “stoklama”
amacıyla komşu ülkeden alışverişi, stoklamayı da önlemek üzere kapatılması,
birkaç gün öncesine kadar “açık sınırları savunanların” hayal kırıklığı
yaşıyorlar. İltica gibi temel bir hak kullanımdan kalktı. İnsani kırılma
noktası aşıldı.
Şiddet,
yaşanan ailelerin çocuklarının yanı sıra psikolojik hastalıkların ve kendi
geçmişlerindeki taciz tecrübelerinin pençesinde bulunan ebeveynleriyle yaşayan
çocuklar da var. Normal koşullarda bu çocuklar için anaokulları ve okullar
birer kurtarıcıdır. Burada hayatlarına az da olsa istikrar kazandırılıyor.
Üstelik burada kontrolü kaybetmeyen yetişkinler var. Salgınla beraber bu
güvence çocukların elinden alınıyor. Küresel salgın, hayatımız için büyük
kısıtlamaları beraberinde getirecek. Başka türlüsü de mümkün değil, çünkü konu
artık ölüm kalım meselesi. Ama her karar, ele alıp çözmemiz gereken bir dizi
başka olumsuz sonucu da beraberinde getiriyor.
Az
yada çok kendi seçimimiz olan ev hapsinde beklediğimiz zamanı yaratıcı bir
şekilde ve akıllıca kullanabiliriz. İşgal yıllarındaki sokağa çıkma yasağında
olduğu gibi ciddi bir doğum patlaması da “aman gülmeyin” Ahmet Hamdi Çallı
gibilerinin umutları arasında. Bu özel zamanların yeni bir tür sanat ve
edebiyat yaratacağını da umuyoruz. Belki de kısa bir süre sonra kolera
salgınını fon olarak kullanarak “Venedik'te ölüm” kitabını yazan Thomas Mann
gibi yeni birileri çıkabilir.
Günümüzde
Korona virüse karşı en güvenli ülke, virüsün henüz yayılmadığı söylenen ülkeler
değil, “Çin.” Evet, Çin çünkü Çinliler doğru teşhis koymayı, virüsün
yayılmasını önlemeyi ve tedavi etmeyi öğrendi. Bunu artık bütün dünya biliyor.
Çin,
böylece kendisinden yardım isteyen herkese destek olmaya istekli ve bu konuda
yetkin, eşsiz bir ülke oldu. Salgınla başarılı şekilde mücadele etmesi uzun süre
Çin’in işine yarayacaktır. Zaten Çin bunun pekâlâ farkında olduğundan genel geçer
şöyle formüller ortaya atılıyor: “Felaket zamanlarında Çin'in mi, Batı'nın mı
siyasi sistemi daha iyi?” Sorusunun cevabı bana göre net.
Çin’in
ileride olduğuna ve Batı'nın önlemez bir çöküş yaşadığı görüşü, daha çok
taraftar kazanacaktır. Hem Çin'de hem de Batı'da otoritarizm taraftarı ve
demokrasi karşıtı görüşler yüksek sesle savunulacaktır. Çin kötü günleri
atlatmış, Batıdaki salgın ise yeni başlamış gibi görünüyor. 2008 yılındaki mali
çöküşle yaşanan küresel kriz, Batının özgüvenini sarsarken bir taraftan da
siyasi ve ekonomik gücün Çin'e doğru kaymasına neden olmuştu. 2020 Korona virüs
krizi ise dengelerde bundan çok daha büyük bir kaymaya neden olabilir.
Demokrasilerin,
dinamik bir ekonomik gelişmeyi garantilemek ve giderek artan, büyük sosyal
uçurumları azaltmak konusunda başarılı olamadıkları izlenimi şimdiden ortaya
çıktı. Buna ilave olarak vatandaşların yaşamı ve sağlığının tehdit altında
olduğu zaman, otoriter devletler kadar etkin davranamadığı anlaşıldığında,
demokrasinin saygınlığı kaçınılmaz olarak yara alacaktır. Avrupa'nın liberal
demokrasileri ayakta kalabilmek için yeniden güçlü ve kararlı olduklarını
göstermeli. Siyasetçilerin öğrenmesi gereken de kitlelerin peşinden sürüklenmek
değil, yöneticilik yapmak.
Bu
vaka ile de Çin yetkililerinin sivil savunma konusunda iyi bir eğitime sahip
oldukları ortaya çıktı. Şimdi birçoğu, bu ülkeye karşı bakteriyolojik bir savaş
başlatmanın gereksiz olduğunu anlıyor. Önemli olan, bugün, korona virüs ile
ilgili olarak, dünyanın en güvenli yerinin Çin olduğu ve virüsün henüz sözde
olmadığı ülkeler değil. Çünkü Çin'de, doğru bir şekilde tanımlamayı, devam
etmeyi, yayılmasına izin vermeyi değil, aynı zamanda tedavi etmeyi de
öğrendiler. Bütün dünya da bunu biliyor.
Otoriterlere
yönelik argümanı kabul etmek için henüz çok erken. Asya'da, Güney Kore,
Singapur ve Tayvan gibi demokrasilerin, toplam kilitlenmeye başvurmadan
enfeksiyonun yayılmasını engelleme konusunda çok başarılı oldukları görüldü. Diğer
ülkeler bu yöntem yerine, yaygın testlere ve sosyal mesafenin hızlı bir şekilde
uygulanmasına bel bağladılar. ABD ve AB'nin önlemleri muhtemelen çok yavaş
kaldı.
Ayrıca
halen dünyanın yaşadığı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Ocak 2019’dan bu yana 288
bin kişi kızamığa yakalandı. 5.700’den fazla kişi bu hastalık nedeniyle hayatını
kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bu, tüm dünyada şu anda süren en büyük kızamık
salgını ve Kongo’da onlarca yıldır kaydedilmiş kızamık salgınlarının en büyüğü olduğunu
ve salgını durdurmak için ülke düzeyinde çaba gösteriliyor ama salgını durdurmak
için daha fazla kaynak ayrılıp hızla bölgeye aktarılması gerektiğidir.
Hepatit
C virüsü her yıl 400.000 kişinin ölümüne neden oluyor. Bulunan yeni ilaçlarla yalnızca
12 haftada iyileşmek mümkün, ama milyonlarca insan hayat kurtaran bu tedaviye ulaşamıyor.
Birde
Nijerya’da binlerce insan Lassa ateşi haricinde kolera, çocuk felci, sıtma, tifo,
ishal ve maymun çiçek virüsü gibi salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Nüfusu 200 milyona yaklaşan ülkenin kuzey eyaletlerinde menenjit, kolera, sıtma,
çocuk felci ve ishal salgınları görülürken orta ve güney eyaletlerinde Lassa ateşi,
teşhis edilemeyen hastalıklar ve maymun çiçek virüsü salgınları etkisini gösteriyor.
Nijerya
Sağlık Bakanı Osagie Ehanire’ye göre, ülke genelinde yaklaşık 100 milyon kişi tropikal
hastalıkların tehdidi altında yaşıyor ve bu hastalıkların sayısının 20’den fazla
olduğu söylüyor. Bu hastalıkların etkisine örnek verecek olursak, tropikal hastalıkların
en yaygınlarından sıtma vakası, % 25 ile dünya genelinde en fazla Nijerya’da görülüyor.
Ülkenin 30 eyaletinde görülen kolera salgını nedeniyle 2018’de 1.132 kişi hayatını
kaybetti. Diğer taraftan sarıhumma salgını nedeniyle de geçen sene ülkenin sadece
Katsina eyaletinde 115 kişi hayatını kaybetti. Fakat Nijerya ile ilgili bu veriler
durumu tam olarak ortaya koyamamakta. Çünkü ülkenin kırsal kesiminde yaşanan ölüm
hadiselerinin önemli bir kısmı kayıt altına alınamıyor, Ülkede bunun gibi yaşanan
birçok ölüm hadisesinde otopsi yapılamamaktır. Bu bilgilerini verdikten sonra dünyada
yaşanmış salgın tablolarını paylaşayım.
Lütfen
Panik ve telaşa kapılmayalım insanoğlu tarih boyunca bu salgından çok daha
büyüklerini bugünkü imkanlar olmadan atlatmıştır.
Tarihteki
salgınlarda 100.000.000 milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Korana’dan tüm
dünyada hayatını kaybedenleri 20 Mart 2020 tarihi kadar 8.000 olduğu
söyleniyor.
Hepimize
geçmiş olsun diyerek sağlıklı özgür adil bir yaşam dilerim.
Antoninus vebası, (Galen'in vebası) M.S. 165-180 yılları arasında yaşandığı tahmin
edilen, Yakın Doğu'daki seferlerden Roma İmparatorluğu'na dönen askerler
tarafından getirilmiş salgın bir hastalıktır. Akademisyenler bunun çiçek
hastalığı ya da kızamık olduğundan şüphelenmiştir. Salgın, Roma imparatoru
Lucius Verus'un hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Salgın 9 yıl sonra
yeniden ortaya çıktı. Tarihçi Dio Cassius'a göre, (155–235) salgın Roma'da
günde 2000 kişinin ölmesine sebep olmuştur. Bu sayı salgından etkilenenlerin
%25 öldürme oranı vermektedir. Hastalıktan dolayı ölen kişi sayısının 5 milyon
civarında olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık bazı bölgelerde nüfusun üçte
biri kadarını öldürdü ve Roma ordusunu harap etti. Antoninus vebası salgını Sasani
İmparatorluğu’na ve Akdeniz genelindeki bütün liman kentlerine yayılmıştır.



Ayrıca Blondy’nin eserinde 1640 yılında Adada baş gösteren salgın bir
hastalık yani vebanın görülmesidir. 12 yaş üzeri 25000 kişi bu hastalıktan
etkilenmiştir.
735-737 - Japon Çiçek Hastalığı Salgını Ölü sayısı: 1 milyon
MS. 735 yılında Tokyo’da ortaya
çıkan Japon Çiçek Hastalığı Salgını komşu ülkelere yayılarak iki yıl içinde
yaklaşık bir milyon insanı öldürdü.
Kara Ölüm, Kara Veba ya
da Büyük Veba Salgını, 1347-1351 yılları arasında Avrupa'da büyük yıkıma yol açan
veba salgınıdır. Asya'nın güney batısında başlayarak 1340'lı yılların sonlarında
Avrupa'ya ulaşmıştır. Salgına Yersinia pestis adı verilen bir bakterinin yol açtığı
düşünülmektedir. Salgın Orta Doğu, Hindistan ve Çin de dâhil olmak üzere 75-200
milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır.
20. yy. başlarındaki
araştırmacılar Kara Ölüm'ün Yersinia pestis adlı bakterinin yol açtığı, fare yardımıyla
ve pireler tarafından taşınan aynı hastalık olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak,
bubolar başka hastalıkların da belirtisi olabildiği için Kara Ölüm'ün bir veba
salgını olduğu kesinlik kazanmamıştır. Günümüzde bu salgının sebepleri hâlâ
araştırılmaktadır. Avrupa’da nüfus 70 milyondu, veba 1347-1351 arasında
Avrupalıların üçte birini yok etmişti. 1232’de Papa IX. Gregorius, şeytanî
oldukları gerekçesiyle kedilerin yok edilmesi için fetva yayınlamış, vebayı
yayan farelere engel kalmamıştı.
15. yüzyılda Avrupalılar, Amerika kıtasını keşfettiler. Amerika’nın keşfi
sırasında Kıtaya beraberlerinde getirdikleri birçok virüs ve bakteriler vardı, kıta
nüfusun 2.000.000 ila 10.000.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. 1492’den başlayıp
1900’lere gelinene dek çiçek, kızamık, tifüs gibi hastalıklar yüzünden Amerika yerlilerinin
nüfusunun %90’ının yaşamını yitirmesine sebep oldu.500.000’e düşürmüştür.
Viral Kanamalı Ateş, 1545-1548 yılları
arasında Meksika’da ortaya çıkmıştır. 3 yıl süren bu virüs salgınında Meksika nüfusunun
%80’i yani 15 milyon insan yaşamını yitirdi.
İlk
kolera pandemisi (1817 – 1824), aynı zamanda ilk Asya kolera salgını veya Asya
kolerası olarak bilinen, Kalküta çevresinde oluşmuş ve Güneydoğu Asya, Ortadoğu,
Doğu Afrika ve Akdeniz kıyılarına kadar yayılmış bir salgın hastalıktır. Kolera
daha önce birçok kez Hindistan'a yayılmışken, bu salgın ilerledi, sona ermeden
önce Çin ve Akdeniz'e kadar ulaştı. Bu salgının sonucunda Avrupa'nın baskısıyla
bölgeye gönderilen Britanyalı askerler de dahil olmak üzere yüz binlerce kişi
öldü. Salgın, 19. ve 20. yüzyıllar süresince hem Asya hem Avrupa'da yayılan
birkaç kolera pandemisinin ilkiydi. Salgın, benzeri görülmemiş bir şekilde çok
sayıda bölgeye yayılmış ve Asya'daki hemen hemen her ülkeyi etkilemiştir.
Kolera,
Ganj nehri'nin alçakta kalan bölgelerine özgüdür. Festival zamanlarında, nehri
seyahat edenler sık sık hastalığa yakalanırlar ve Hindistan'ın diğer
bölgelerine dönmeleriyle hastalığın yayılmasına neden olurlar. İlk kolera
salgını da Jessore kasabasında benzer şekilde başladı. Bazı epidemiyologlar ve
tıbbi tarihçiler, salgının bir Hindu festivali olan Kumb Mela aracılığıyla
küresel olarak yayıldığını öne sürmüştür. Daha önceki salgınlar Bihar'ın Purnia
şehrinde yaşanmıştır, ancak uzmanlar bu salgınların bir biriyle alakası
olmadığını düşünmektedir. 1817 yılında, kolera Ganj deltasının etrafına
yayılmaya başladı. 1817 yılının eylül ayında, hastalık Bengal Körfezi'nden
geçerek Kalküta'ya vardı ve hızla kıtanın geri kalanına yayıldı. 1818 yılına
gelindiğinde, hastalık batı sahillerindeki Bombay'da ortaya çıktı. Salgının
Hindistan dışındaki yerlere yayılması Mart 1820'de hastalık Tayland'da tespit
edildi, Mayıs 1820'de hastalık Bangkok ve Manila'ya kadar yayıldı, 1821'nin
ilkbaharında hastalık Java, Umman, ve Çin'deki Anhai şehrine ulaştı; 1822
yılında Japonya'da, Basra Körfezi'ndeki Bağdat'ta, Suriye'de ve Güney Kafkasya'da
görüldü; 1823 yılında kolera Astrahan, Zanzibar, ve Mauritius'a ulaştı.
1824
yılında, salgın hastalık sona erdi. Bazı araştırmacılar, 1823-24 yılındaki
soğuk kışın su kaynaklarındaki bakterileri öldürdüğünü savunmaktadır.
Toplam
ölümler, salgının sebep olduğu ölüm sayısı hala bilinmemektedir. Belirli
alanlarda çalışan akademisyenler ölüm sayısını tahmin etmiştir. Örneğin,
Bangkok'ta hastalığa bağlı olarak 30.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir.
Semarang, Java'da Nisan 1821'de 1,225 insanın 11 gün içerisinde öldüğü tahmin
edilmektedir.
1855-1859
yılları arasında Çin'in Yunnan bölgesinde başlayan ve sonrasında tüm dünyaya yayılan
salgın, yalnızca Çin ve Hindistan'da 12 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep
oldu. Jüstinyen Vebası ve Kara Veba'nın ardından gelen üçüncü veba olduğu için adına
Üçüncü Veba denildi.
Hong
kong’dan Britanya Hindistan’ına geçen veba, Hindistan’da yaklaşık olarak 10 milyon
insanın ölümüne sebep olmuştur, ilerleyen yıllarda da İngiliz sömürgesi Hindistan’da
12,5 milyon daha insanı öldürmüştür. 1899 yılına gelindiğinde veba Hindistan’daki
küçük topluluklara ve kırsal bölgelere de sıçramıştır.
Sömürge
devletinin veba kontrol tedbirleri arasında karantina, tecrit kampları, seyahat
kısıtlamaları, Hindistan halkının kullandığı geleneksel iyileştirme tekniklerinin
yasaklanması bulunmaktadır. Bu tedbirler İngiliz ordusu ile dayatılmıştır, Hintliler
bu kontrol tedbirlerinin kültürlerine müdahale olarak görmüşler ve aynı zamanda
bunun baskıcı ve zalimce olduğunu savundular. 1898-1899 yıllarına gelindiğinde veba
kontrol sistemi de değişmiş oldu, veba yasalarının zorla dayatılmasının zarar verici
olduğunu hem de diğer bölgelere de yayıldığı için daha geniş bir alana dayatma yapılmanın
imkansız olduğuna karar verdiler. Bu dönemde her ne kadar hükümet aşılanma mecburi
değil diye söylemiş olsalar da, İngiliz sağlık görevlileri tarafından Waldemar Haffkine’in
veba aşısını kullanarak büyük çaplı bir aşılama başlattılar.
Veba’nın
sebep olduğu kayıplara ve hastalığın nasıl geliştiğine bakılarak hastalığın 2 farklı
aşamada yayıldığı gözlemlenebilmektedir. İlk başlarda ortaya çıkan veba okyanuslar
üzerinde yapılan ticaretlerle yayıldığı görülmektedir, başlıca hastalıklı insanların,
farelerin ve pirelerin bulunduğu kargoların taşınması en büyük sebeplerindendi.
İkinci kısmı ise bire-bir insan temasında geçiyordu. İkinci kısım daha çok Asya’ya
da özellikle de Mançurya ve Moğolistan’da görünmüştür. Her ne kadar ciddi kayıplara
sebep olmuş olsa da, doktorların hastalık
hakkındaki bilgisinin gelişmesine de yardımcı olmuştur. 1894 yılında Hong Kong’da
İsviçre asıllı Fransız bakteriyolojist Alexandre Yersin isimli bir doktor, hastalığın
bacillus Yersinia Pestis sebep olduğunu keşfetmiştir.
1889 Rus gribi, bilinen en eski grip salgınıdır.
Yaklaşık 1 yıl süren salgında yaklaşık 1.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir.
Influenza A virüsü alt tipi H2N2
ile ortaya çıktığı düşünülen bu salgının son dönemlerde aslında H3N8 alt tipine
ait olduğu ortaya çıkmıştı. İlk kez Mayıs 1889'da birbirinden oldukça uzak üç
yerde (Türkistan, Kanada ve Grönland) ortaya çıkan hastalık şehir nüfusunun
artmasıyla çabucak yayılmıştı. Bir milyon insanın hayatını elinden alan bu
salgın, öte yandan bakteri bilimi hakkında gerçekten bilgi sahibi olmamızı
sağlayan ilk salgın. Asya gribi ya da Rus gribi olarak da bilinen bu salgın
yine influenza kaynaklı. 1889’da Buhara, Canada ve Grönland’da neredeyse aynı
anda görüdü.
Mevsimsel gripte olduğu gibi, en
kötü etkilenen nüfus yaşlılar ve çocuklardı. Bununla birlikte, tipik bir grip
salgını ile karşılaştırıldığında, 25-34 yaş grubunda hasta sayısı çoktu. En
kötü etkilenen grup hamile kadınlardı. Hayatta kalan hamile kadınların dörtte
birinden fazlasının ise çocuğunu kaybettiği tahmin edilmektedir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’ye göre hala
hamile kadınlar grip aşılamasında 1. önceliğe sahiptir. Genç yetişkinler arasında
ölüm oranının normalden yüksek olmasının nedeni yaşlı nüfusun 1889-1890 grip
salgını (Rus gribi olarak bilinir) ile kısmen bağışıklığa sahip olmaları ve eve
dönen genç askerlerin öncelikle eşlerine gribi bulaştırılmış olmalarıydı.
Elbette mikrobiyolojik açıdan bakıldığında virüsün “sitokin fırtınası” olarak
bilinen bir bağışıklık sistemi cevabını tetiklemesi ve bu nedenle ölüm
oranlarının arttığı düşünülmektedir.

Rus Gribi 1889-1890 yıllarında
etkin olmuş ve dünyada 1 milyon kişinin ölümüne yol açmış bir salgındır.
Dönemin modern ulaşım altyapısı salgının yayılmasına yardımcı olmuştur. O
dönemde başta Rus İmparatorluğu olmak üzere 19 büyük Avrupa ülkesinin
faydalandığı 202 bin 887 kilometrelik demiryolları bulunmaktaydı.
Salgın ilk olarak 1889 yılında
Saint Petersburg’da tespit edildi. Yalnızca 4 ay içerisinde bütün kuzey
yarımküreyi etkisi altına almıştı. St. Petersburg’da ölümler 1 Aralık 1889’da
en yüksek seviyeye ulaşırken ABD’de salgın 12 Ocak 1890’da en yıkıcı seviyesine
ulaştı.
Salgın İspanya'da başlamamasına
rağmen İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi ise İspanya'nın,
Birinci Dünya Savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer
Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın
konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır

İspanyol nezlesi ilk kez 11 Mart
1918'de ABD'nin New Mexico eyaletinde tespit edildi. Salgın 1918 Eylül-Kasım
aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Osmanlı dahil tüm dünya ülkelerini
etkilemiştir. Hindistan’da 17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5'i bu
hastalıktan ölmüştür. ABD'de nüfusun yaklaşık %28'i hastalığa yakalanmış ve
500.000 -675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Britanya’da 250.000, Fransa’da
400.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Fiji adalarında nüfusun %14'ü iki
haftalık bir süre içinde İspanyol Nezlesi'nden ölmüştür. Hastalığa dönemin
önemli isimlerinden de yakalananlar olmuştur. Max Weber, Ressam Gustav Klimt,
İspanya Kralı XIII. Alfonso ve Sophie Halberstadt Freud bu kişiler arasında
sayılabilir.
Asya gribi 1957-1958
ortaya çıkmış, hızla tüm dünyaya yayılmıştır. H2N2
virüsünün bir formu olan bu grip salgınında 2 milyon civarında kişi öldü.
Salgının etkisi, virüsün tanımlanması ve aşı geliştirilmesi gibi hızlı hareket
edilmesi sonucu en alt düzeye indirildi.
AIDS muhtemelen Afrika'da ortaya çıktı
ve başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu
hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası
seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damardan uyuşturucu kullanımının
artması önemli rol oynadı. ABD’nin 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV
taşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüsü kapıyor ve 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyordu.1981-2008
yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.
Bilinen ilk AIDS vakaları 1981'de
ABD'nin New York ve Kaliforniya eyaletlerinde rapor edildi. AIDS teşhisi
konulan ilk şahısların çoğu virüs ile cinsel yolla enfekte olan eşcinsel
erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu
bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın
nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985'e gelindiğinde bu virüsü tespit eden
serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS muhtemelen Afrika'da ortaya
çıktı ve 1980'lerde başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde
artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun
yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının
değişmesi, damar içi uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı.
Birleşmiş Milletler'in 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV ile
yaşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüs ile enfekte oluyor ve 3 milyon kişi
AIDS'ten ölüyordu. 1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle
hayatını kaybetti.
Tüm dünyadaki HIV pozitif
vakalarının %70'i Sahra altı Afrika'dadır. Afrika'daki bazı ülkelerde nüfusun
%10'undan fazlası HIV ile yaşamaktadır. Bu oranlar dünyanın diğer bölgelerinde
bu kadar yüksek oranda olmasa da Doğu Avrupa, Hindistan, Güney Asya, Güneydoğu
Asya, Latin Amerika ve Karayipler'de hızlı bir artış görülmektedir. Oranlar
Batı Avrupa ve ABD'de de artmaktadır. ABD'de yaklaşık 1 milyon kişi HIV ile
yaşamaktadır. Asya ülkelerinde en keskin artış Çin, Endonezya ve Vietnam'da
görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre HIV antiretroviral tedavisine
gereksinim duyan insanların 10 da 9'u tedavi görememektedir.




















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder